Gölgedekiler – Bölüm 1

GÖLGEDEKİLER

Adımlarım, bitap düşen aciz bedenim kadar ağır bir hale bürünürken adrenalin damarlarımın içinde adeta çağlayan bir şelale gibi akıyor, kanıma karışıyordu. Kürek kemiklerimin arasından süzülen ter damlalarına eşlik eden el titremelerime sövmemek adına dişlerimi birbirine geçiriyordum. Ruhumu bin bir parçaya bölen, zihnimi kuytu köşelere iten bu tuhaf sessizlik, hatırladığım güçlü bir çaresizlik hissiyle nefesimi kesti. Gözlerim alacakaranlığı aydınlatan dolunayın ışığında etrafı taramak adına kıstım. Parmaklarıma yapışan ıslaklığı pantolonuma kurulamaya çalışıyordum.

O saliselerde, ortaya çıkıverecek tehlikeler bütünlüğü karşısında kendimi koruyamama acizliği yüreğime adeta kızgın demir parçaları sokuyordu. Görebildiğim her şey gölgelerden, gölgelerin içinde hareket eden belli belirsiz siluetlere aitken seslere odaklanmaya çalıştım. Ancak elde ettiğim sonuç büyük bir hüsrandı. Ölümün tatlı nefesi sanki her zamankinden daha yakın gibi hissediyordum. Duyduğum tüm sesler çılgınca gümbürdeyen bir ölümlü kalbine ve yıkıntıların arasından süzülen güçlü rüzgâr uğultularına aitti.

Bir cesaretle saklandığım yerden hedefime doğru ufak bir adım attığımda yükselen çatırtı aklımı yerinden oynattı. Tanrım diye düşünüyordum. Bu gün değil Tanrım…

Bacaklarım adeta korkak bir tavuk gibi geri çekilirken çatırdayan şeyin ağaçlardan birine ait kopup gelen bir dal parçası olduğunu gördüm. Tıpkı benim gibi, buraya ait değildi. Daha fazla olduğum yerde kalamayacağımı anlayarak binaların yarattığı gölgelerin içinde kayboldum. Adımları olabildiğince kusursuz, hatasız atmaya gayret ediyordum. Ancak beynimin içinden yükselen kırmızı kod sinyalleri çığlık atma isteği yaratıyordu.

Karanlık, tatlı ve huzurlu karanlığı her zaman sevdim. Işıkların altında olmadığım sürece kendim olabildiğim, keyfime baktığım bir yerdi. Şimdi, kader dünyaya büyük bir oyun oynamış beni de bu karanlığın içinde hapsetmişti. Karanlığa büyük bir arzuyla yaklaşan ruhum büyük bir dalgaya kapılmıştı. Kaçmayı her denediğimde prangaların bileğime nasıl dolandığını, feryatlarımı nasıl görmezden geldiğini hayal etmeden edemiyordum.

Asfaltın yer yer çatladığı, koca yarıkların açıldığı caddede hızlı ancak olabildiğince sessizlik içerisinde ilerlemeye devam ederken gözlerimin her bir evi taramasına özen gösteriyordum. Parmaklarım, zihnimden hemen sonra hareket ederek dürtüsel bir hareketle kazağın altına doğru sokuldu.

Kurumuş kan lekeleriyle bezeli bıçağın buz gibi soğukluğunu hissetmek beni güvende hissettiriyordu. Titreyen parmaklarım onun varlığıyla huzur buluyor gibiydi. Bıçağı dışarı doğru çıkarırken lekeler kirli parmak uçlarıma bulaşıyordu. Ancak zihnimde biriken anılar hortlayıp beni güçlü bir öfke dalgasının içine hapsetti. Boğazımda biriken yumruları sakince yutarken ter damlaları şakaklarımdan aşağı doğru usulca süzülüyor, saç tellerim alnıma yapışıyordu.

Cadde üzerinde yürümeye çalışırken ne kadar zaman kaybettiğimi hesaplayarak daha hızlı ilerlemeye çalıştım. Ancak engelli koşu parkurundan bin kat beter olan bu yerde yürümek eziyetti. Biraz risk almaya karar vererek ayakkabıları ayağımdan çıkarıp elime aldım. Koşarken ses çıkartmayacağını umuyordum.

Birkaç blok ötede, harabeye dönen hipermarketi gördüğümde heves içimde büyüyen tatlı bir balon gibiydi. Birkaç salise durarak koşunun ardından tıkanan ciğerlerime hava gitmesini sağladım. Dudaklarım memnuniyetle kıvırılırken zihnimde kendimi tebrik ediyordum.

İki günlük yolculuğun ardından biraz erzak toplayabileceğim yere sapasağlam varmıştım işte. Yolculuğun çoğu gidip, azı kalmıştı. Buradan ayrılmadan önce yalnızca birkaç saate daha ihtiyacım vardı. Sonra eve dönebilecektim.

Ciğerlerime son bir kez derin bir nefes çektim. Etraf ölü, yanmış et gibi kokuyordu ancak iyi şeylere odaklanalım. Soğuğu sokakta estiren rüzgâr leş kokusunu biraz olsun kesmiş gibiydi. Caddede açık bir hedef tahtası olmadan, evlerin gölgesine sığınarak koşmaya devam ettim. Yapabildiğim tek şey; sonunu bilmeden koşabilmektir.

Sonunda renginin açık olduğunu düşündüğüm, Fransız tipi pencerelere sahip ahşap bir evin yanından geçmek üzereyken onları duydum. Kalbimin bir anlığına durduğuna yemin edebilirdim. Sesler dilime, zihnime tamamen yabancı sayılmazdı. Daha önce de konuştuklarını duymuştum. Ancak lisanlarını bilmemek ayrıca zorlayıcı bir konuydu.

Çelimsiz bedenimi korkuyla beraber evin cephesine yapıştırdım. Saklanabilmek adına tek bir kuytu köşe görememek beni daha fazla geriyordu. Kırılmış pencere yaklaşık on adım ötemdeydi. Oraya attığım her adım ise seslere yaklaşmama neden oluyordu.

Yeni düzende hızlı düşünmek zorundaydık. Böylece on adımı hızlıca atarak pencereden içeri süzüldüm. Ruhsuz bir evdi. Karanlığın yuttuğu evde huzursuzluk içimi kapladı. İçerisi aylar önce ölen ancak parçalarını oradan oraya savrulan bedenlere sahiplik yaptığını kokudan anlayabiliyordum. Ölülerin ne denli berbat koktuğunu deneyimleme fırsatı yakaladığımdan, bu kokuya oldukça tanıdıktım.

Sanki ölen her bir hücre, katledilirken ardında bıraktığı koku sayesinde varlığını acı bir şekilde kanıtlamak istiyordu.

Camdan atladığım sırada ayağıma batan cam kırıklarıyla dişlerimi sıktım. Vücuduma yayılan acı ani ancak bir şekilde beklediğim bir histi. Atlayarak camın ilerisine geçtim, tozla kaplı zeminin üzerine yavaşça otururken elimdeki ayakkabıları içtenlikle söverek bir kenara bıraktım. Dolunayın ışığı evin içine uğramıyordu. Ya cebimdeki minik el fenerini çıkaracaktım ya da el yordamıyla yoluma devam etmeye çalışacaktım.

Aptal biriydim ama her zaman değil. Dizlerimin üzerinde emekleyerek alanı keşfetmeye çalıştım. Ardında saklanabileceğim, beni kamufle edecek herhangi bir şey arıyordum. Ancak zifiri karanlıkta önüme gelecek olanlardan da korkmuyor değildim. Parmaklarım kadife sert bir dokuya çarptığında zihnim bunu kanepe olarak tanımladı. Hızlıca etrafını dolanarak gözlerden saklanmaya çalıştım.

Merak, yarasını kaşıyan bir çocuk gibi beni rahatsız ediyordu. Başımı eğerek cama doğru döndüm. Sokakta her şey ölümün kutsal sessizliğini üzerine geçirmişti. Eğer sokağı aydınlatan cılız ışıkları görmeseydim bir paranoya nöbeti geçirdiğimi, panik yaptığım için hayali sesler duyduğumu düşünür yeniden yola çıkardım.

Sonrasında ensemde hissettiğim sevgili arkadaşım ile derin bir yolculuğa çıkabilirdim. 

Işıkların sokaktan uzaklaşmasını beklerken tırnaklarım avucumun içine gömüldü. İşin aslı saklanmak gururumu kırıyor, kendimi aşağılık biri gibi hissediyordum. Korkularımdan nefret ediyordum. O şeyleri bıçağımın ucundaki ölüm ile derince bir sohbet ettirmek isterdim. Ardından aklıma yaşanılan korkunç olaylar geliyordu.

Tüm bunların karşısında kendini koruyamayacak kardeşim ne yapacaktı?

Onlara saldırdığım takdirde bir kez daha hayatta kalamayacağımı biliyordum. Yine de bu hissettiklerimi engelleyemiyordum. Onlardan saklandığım her saniye gururum kırılıyor, yeminim zedeleniyordu.

Sokağı iyiden iyiye aydınlatan sokaklar evin içini de doldurmaya başlayınca etrafı tarama fırsatı yakaladım. Geniş bir alana sahip olan salon gibi tasarlanan bir odanın içindeydim. Ayakkabılarımı bıraktığım yerin biraz ilerisinde açık bir mutfak, koca bir masa vardı. Bir zamanlar geniş bir aileye ait olduğu hissine kapıldığım ev ruhumu kırdı. Tam tersi istikamette merdivenleri gördüm. Zemin katta olmanın verdiği rahatsızlıkla emekleyerek merdivenlere doğru ilerledim. Yer yer cam kırıkları avcumun içine, dizlerime batıyordu.

Bahsettiğim koku ise her seferinde ciğerlerime işleniyor, derinleşiyordu. Etrafımı çepeçevre saran koku mideme kramplar sokuyordu. Defolup gidin! Diye düşünüyordum. Kendi sesim, yaratıcı küfürler zihnimde yankılanıyordu. Saniyeler içinde var ettiğim küçük planımda bir üst kata çıkarak güvenli bölgeden yaratıkların gittikleri anı izlemek vardı. Bende yakalanmadan geri aşağı iner, hipermarkete giderdim.

Ardından en hızlı ve güvenli yolla ormana geri kaçardım.

“Siktir!”

Merdivenlerin birkaç adın sonrasında yığılan beden sıçrayarak geri kaçmama neden oldu. Cansız bedenlerle pek çok kez karşılaşmış fakat ebeveynlerim dışındaki hiç birine dokunamamıştım. Soğukluğu yeniden nasırlı parmaklarımda hissetmek korkutucuydu. Bu kişinin de gömülmesi gerekiyordu. Günahlarla sarılı ruhunun biraz da olsa rahatlamaya ihtiyacı vardı.

Pek parlak olmayan planım böylece son bulmuştu. Hem ışıklar gittikçe uzaklaşıyor hem de midem daha fazla bu kokuya ve çürümüş bedene katlanamıyordu. Burada saklanabilecek adam akıllı tek bir yer bulamıyordum. Sokaklarda gezerken ise fazlasıyla açık hedeftin. Nefesimi tutup karanlıkta, ayağıma bir şey takılmamasına özen göstererek yürümeye devam ettim.

Akılsızca mı davranıyorum, başıma sahiden ne gelecek diye düşünmekten yorularak önce ayakkabılarımı bıraktığım yerden aldım. Ayaklarımdan sızan kana rağmen ayağıma geçirdiğim botlarla doğrulup pencereye doğru yürüdüm.

Saniyelere gerek kalmadan dışarıdaydım.

Marketin olduğu bloğa yönelip yürümeye başladığımda arada bir arkama bakıp, hızımı yavaşlatıyordum. Hedefime birkaç adımlık mesafe kala ensemdeki tüyler dikildi. Arkamda, hemen yanı başımda sıcak bir nefesi hissettim.

Başımı hışımla çevirip, bıçağı havaya kaldırdığım sırada yüreğimin durduğuna dair inancım oldukça sağlamdı.

Ancak paranoyak hallerim iyice şiddetlenmiş olmalıydı k, soğuk rüzgârdan ve acı dolu iniltisinden başka hiçbir şey yoktu. Var olmayan kimseleri hemen yanı başımda hissetmek bambaşka bir boyuttu. Şizofreniye mi kapılıyordum? Derin bir nefes alarak yoluma devam etmek üzere yürümeye başladım

Neyim vardı böyle? Her gece tedirgin yatar, ormanda tedirgin dolaşır ya da kasabaya yeniden çıktığımda tedirgin hareket ederdim. Ama olmayan şeyleri hissetmez, içimde kıyametleri koparan bu denli şiddetli öfkeyi tatmazdım. Bu gece bir şeyler farklıydı. İçimde fırtınalar kopuyor, yeniden birisinin, birilerinin canına kıymak istiyordum. Kendimden nefret edeceğimi bilsem de saldırıya geçmek istiyordum. Mantıksız hareket ediyordum.

Küflü çürümüş sebze ve meyve kokuları düşüncelerimin önünü tıkamış, midemi çalkalandırmıştı. Feneri istemeye istemeye açıp, ışık kalitesini en düşük seviyeye getirirken rafların arasında dolanmaya başladım.

Sırtımdaki çantanın fermuarını açmaya başlamıştım. Bisküviler, çoktan küflenmiş yoğurtlar, hamburger ekmekleri, az çürümüş sebzeler… Ne bulursam çantaya atmaya başladım. Geceden beri huzursuz olan hava iyice tadımı kaçırdı. Gök gürültüsü keyif kaçırıcı bir gürültüyle yeryüzünü inletirken çaktığı şimşeklerle geceyi gündüze çevirdi.

İki gündür kat ettiğim yolculuk benim için dönüş yolunda hepten zorlayıcı olacak, belki de döndüğümde hastalanacaktım.

Hırıltılı ses, marketin diğer ucundan kulaklarıma kadar geldiğinde nefesim kesildi. Fenerin ışık saçan tarafını avucumla kapatmaya çalışırken bedenimi rafa yapıştırdım. Feneri kapatırken, sakarlık üzerime üçüncü bir katman gibi yapışmış, her zaman endişelendiğimde olduğu gibi peşimden gelmeye başlamıştı.

Dirseğim panik halindeyken raftaki bir mısır gevreği kutusuna çarptı. Lanet olası kutu sanki bunu bekliyormuşçasına yere kapaklanmıştı. Sessizliğin içinde bomba etkisi yaratan mısır gevreğini de kapıp bulunduğum rafı hızla değiştirdim.

Kendime en uzak köşe olarak, bir zamanlar dondurucu kısmı olarak kullanan yere adeta uçtum.

O yaratıkta boş durmadı, sesin geldiği yere koca gövdesiyle ilerlerken benden daha beter sesler çıkarıyor, uzun rafları birbirine katıyordu. Sanıyorum ki harika bir duyma yeteneği vardı. Az önce bulunduğum rafa geçtiğini gördüm. Etrafı kolaçan ediyor, minik fareyi arıyordu. Ellerimi tozlu raflarda kaydırmaya devam ettim. Hem ölümden kaçıyor, hem beslenecek şeyler arıyordum.

Paketleri alabildiğince sessizce toplarken elimdeki kutuyu gideceğim yönün tam tersi istikametine fırlattım. Yarattığım küçük yemi yutması için tanrıya milyonlarca kez yalvarırken kasa bölgesine giderek altına saklandım. Hemen ardımda pislik içinde bir vitrin vardı.

Nefesimi son bir çare düzene sokmaya çalışırken yaratığın gölgesini izlemeye başladım. Onları nasıl tarif edeceğimden pek emin değilim. Yüzleri bir yırtıcıyla giriştiği kavgada yara almış gibi boydan boya derin, yarık dolu yaralarla kaplıydı. Dişlerini bir kez görme fırsatı yakalamıştım. Kan ve pislik doluydu. Kurtların dişleri gibi sivri dişleri vardı. Gözleri kehribara çalan bir renkti. Bir kez o gözlerin baktığını gördüğünde dehşete kapılıyordun. Ruhuna Azrail olduğunu hissettiren bir mesaj yolluyordu sanki. Vücutları insan bedenine benziyordu ancak bir keresinde dört ayaklısını da görmüştüm. Kaslı, yapılı bir vücutları vardı.

Derileri ise adeta metal gibiydi. Bıçağın tenlerinin içinden geçmesi olanaksızdı. Yalnızca baş bölgesine saldırabilirdin. Bu ancak şans eseri ölümden kurtulmaya benziyordu. Tırnakları ise korkunçtu. Sivri, bir atmaca tırnağı gibiydi.

Bedenimi ensemden tutup fırlatışları aklıma geldiğinde tüylerim ürperdi. Derime adeta gömülmüş, sinirlerimin içine işlemiş gibiydi. O anın üzerinden aylar geçmesine rağmen yara izlerim duruyordu. İncecik bir metalden yapılma kırbaç şeklindeki silahını yere sürttüğünde midem bulanıp, tüylerimin şaha kalktı.

Yansımada hatırladığım her bir özelliği görebiliyordum. Birbirlerinin kopyası olan yaratıklar… Tek göremediğim, göremediğim içinse fazlasıyla memnun kaldığım tek şey gözleriydi. Kurbanı en çok korkutan özelliği gözleriydi. Kana susamışlığın resmedilmiş hali bedeninden çok gözlerinde gizliydi.

Bir başka ses daha varlığını hissettirdiği an, bedenim kaskatı kesildi. Dikkatle, yansımaları izlemeye devam ederken kendimi daha fazla geriye çektim. Birkaç saniye sonra dışarı çıktılar. Çantama sarılırken rahatlama, tüm vücudumu sardı.

Çok erken gevşediğimi henüz fark edememiştim

Bıçak avuçlarımın içerisinde, güven duymak istercesine tüm gücümle sıkıyordum. Kalçalarımı saklandığım yerde biraz oynatarak duruşumu düzelttim. Biraz daha karanlığa çekilmek, hiç olmayı arzuluyordum. Vitrinin izin verdiğinde dışardaki yaratıkları izlen bu kadar kalabalık olmaları biraz şaşırtıcı gelmiyor değildi.

Bu gece cadde oldukça kalabalık, ben ise yapayalnızdım.

Çok geçmeden ince bir sesin çığlıkları camın arkasına geçerek kulaklarıma doldu. Bu gece birinin infazı gerçekleştirilecekti.

Kızın ruhu caddede izler bırakıp, bedeni terk ettiğinde dudaklarımı kapatıp çığlığımı hıçkırığı kursağıma tıkadım.

Arkama tekrar yaslanırken gözlerimi kıstım. Biraz daha net görmek için çabalarken yaratıkların yanındaki adamı fark ettim. Ona saldırmıyorlar, aksine tapıyor gibiydiler. Adam geldiğinde hepsi başını öne eğmiş, sanki ağzından çıkacak her bir kelimeye itaat edecek gibiydiler. İnsanoğlu, başka bir insanın katledilişine ilk zamanlarda olduğu gibi neden oluyor, sessizce izliyordu.

Onların uzaklaşmasını seyrederken bulunduğum pozisyona kendimi yakıştıramadım. İzleyici konumunda gibi hissediyordum. İki insan savaşır, biri ölür ve bunu binlerce kişi izlerdi. Kötü olansa katil olandı. Sanki biz izleyerek, katile yardım etmiyorduk! Varlığımdan ve bunu sessizce sindirişimden nefret ettim.

Titriyordum ama üşümüyordum aksine sıcak ter damlaları tenime yapışıp ardında tuzlu ve kirli tadını bırakıyordu. Saate bir bakış attığımda sabahın beşini biraz geçtiğini gördüm. Birazdan güneş doğacak, karanlığı yeryüzünden kaldıracak, gecenin sessizliğinde yapılan tüm günahları ortaya dökecekti.

Öğürtüm hiç beklemediğim bir şekilde kendini gösterip sokağın ortasına kusmama neden oldu. Kustum, midem boş olduğu halde bunu yapabilmeme hayret ettim. Eziyet bittiğindeyse koşmaya başladım. Ayakkabılarım ardımda tok sesler bırakırken, nefes alışverişlerim hızlanmıştı.

Bir anlığına bu lanet günden kurtulduğumu varsaydım. Blokların ötesinde bir dönüş, beş dakikalık bir yolculuğun ardından evime, ormana girecektim. Ormanın beni koruyacağını biliyordum.

Ne var ki öyle olmadı.

Bloğun ilerisinde evin birinden fırlayan yaratıklar soğukkanlılık ve büyük bir sırıtışla her yanımı sardı. Donuk, kehribar irisler görüş alanımı bulanıklaştırırken az önce gördüğüm adama bakındım fakat göremiyordum. Zihnimde çığlıklar ardı ardına sıralanırken, korku beni boğazlayan bir darağacı ipine dönüşmüştü.

Ensemde hissettiğim o tatlı dostumla birazdan bulaşacak olmanın dehşet dolu hissini yüreğimde taşırken dudaklarımdan ufak bir inilti kaçtı.