Gölgedekiler – Bölüm 3

GÖLGEDEKİLER

BÖLÜM 3 – MAHKÛM

Zihnimin terk ettiği yere yeniden uğraması ne kadar zaman aldı bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda beklediğim bazı şeyler vardı; cehennem meleklerini, sönmeyen ateşi ve azap dolu bir yer bekliyordum. Cehennemi tasvir eden kötücül her şeyi bekliyordum. Ancak başka insanların sesleriyle karşılaşmayı, sorgulanmadan ceza çekmeyi beklemiyordum.

Mırıltılar ve kesik kesik duyulan bir kızın çaresiz çığlıklarıyla uyanmak beklemediğim bir şeydi. Kollarımdan süzülen ağrıyı hissetmeye başladığımda bir şeylerin ters gittiğini anladım. Vücudum yaşadığım işkenceyle zonkluyor, zihnim zaman geçtikçe gerçekliğe açılıyordu.

Bileklerimi henüz göremiyordum ancak kalın bir iple, başımın üzerinde birbirine bağlanmışlardı. Düzenli nefeslerim kesilirken kapalı gözlerimin ardında oynayan gölgeyi fark ettim. Vücudumu yalayan saçma bir sıcaklıkla çıplak olduğumu hissediyordum. Tenimde hissettiğim parmaklarla bedenim kitlendi. Göz kapaklarımın ardındaki gölge “Ne zamandır baygın?” diye sordu.

Neredeydim? Karşımda özgür insanlar mı vardı?

Bilincim karanlıkta kaybolmadan önce duyduğum erkek sesini hatırlarken, baygınlığımın devam ettiğine dair numara yapmaya çabalıyordum. Ayaklarımın sert, taş bir zemine bastığını hissettim. Üzerimde süzülen parmaklar geri çekilirken birisinin cevap verdiğini duydum. Ancak ses çok uzaktan geliyor gibiydi.

Az önce tenimde gezinen parmakların gizemli sahibi “Kendine geldiğinde ilk bana haber verilecek. Diğerlerinden önce ben görüşeceğim. Anlaşıldı mı?” dedi. Sesindeki otoriter, emri baki hava sinirimi bozarken tepkisiz kalmak adına büyük çaba harcıyordum.

“Evet, Efendim.”

Uzaklaşan ayakkabı seslerinin ardından derin bir sessizlik çöktü. Tek duyduğum ses, birkaç kişinin birbirine karışan hırıltı nefesiydi. Çekinerek gözlerimi araladığımda ilk fark ettiğim şey; çırılçıplak olduğumdu. Kurumuş dudaklarımı yalarken gözlerim yavaşça doluyordu. Aşağılanma hissini yüreğimde taşımaya çabalıyordum. Kollarıma doğru bir bakış attığımda halatla tutturulan bileklerimin nasıl su topladığını görebiliyordum. Halat başımın üzerindeki ızgara tavana tutturulmuş.

Bakışlarımı bileklerimden ve utanç verici çıplaklığımdan çekerek etrafta gezdirmeye başladım. Mahzene benzeyen bu yerde ışıklandırma birkaç gaz lambasıyla, ilkel bir şekilde yapılıyordu. Mağarada ya da her neredeysem geniş ancak alçak tavanlıydı. Başımı biraz daha ileri doğru uzattığımda ellerinde silah taşıyan adamları gördüm. İleride neyi koruyorlardı göremiyordum. Onları görmek kaşlarım çatılmasına neden oldu. Patlayan dudaklarımı birbirine bastırdım. Daha uzun boylu olanı yanındaki kısa ve kilolu olan adamı dürttü. Çehrelerini değil, ancak siluetlerini zar zor seçebildiğim adamların bakışlarından görmeden rahatsız olabiliyordum.

Gölgelere boğulan başka insanları da fark ettiğim sırada kafam karıştı. Bazıları tıpkı benim gibi bileklerinden asılmış, çok azı ise ellerinde silahlar eşliğinde etrafta dolanıyorlardı. Elinde gaz lambasıyla bana doğru gelen iki askeri gördüğümde başımı dik tutmaya özen gösterdim. Yara bere içinde, anadan üryanken ne kadar gururlu bir tablo çizebilirsem…

Bana doğru gelen askerle göz göze geldim. Bana bakışı… Rahatsız etmekten de öteydi. Arkasından gelen tıknaz adama dönerek “Ben Andrew’i çağırmaya gideyim” dedi.  Tıknaz adam başını sallayarak gölgelerin içinden çıkmayı başardı. Silahın ucunu büyük bir tehditmişim gibi bana doğrultarak “Ben, göz kulak olmaya devam ediyorum” dedi. Anlaşmaları üzerine lanet olasıca Andrew kimse onu haberdar etmeye gitti. İkisi de bakışlarıyla oldukça rahatsız edici heriflerdi. Ellerindeki koca silahlarla asıl tehdit benmişim gibi tetikte bekliyorlardı.

Başımı başka bir yöne çevirdim.

Girişlerin ve çıkışların nereden olduğunu görebilmek adına diğer adamı takip eden gözlerim büyük bir hüsranla karşılaştı. İleriye dönen koridoru görebiliyorum ancak sonunu göremiyordum. Vücudumu sola doğru kaydırmaya çalışarak koridora bakmaya gayret etmem ise başarısız bir çabadan öteye geçmedi. Bileklerim zorlamamla beraber zonklarken dişlerimi sıktım. Ağzımın içindeki kan tadı hala tazeliğini kuruyor, midem zaman geçtikçe açlıkla kıvranıyordu.

Kardeşim o anda aklıma geldi. Ne zamandır burada olduğumu bilmiyordum, iki gün içinde dönmemi bekleyen küçücük çocuk şimdi ne yapıyordu? Kalbimin sıkıntıyla çırpındığını hissediyor, elimden hiçbir şey gelmedikçe mahvoluyordum. Düşüncelerimin içinde sessizce gezinirken koridordan gelen başka bir adam gördüm. Doğrudan yanımdan geçerek gölgede kalan başka bir kurbana doğru ilerledi. Bir bedenin yere düşüşünü duyarken sıkıntıyla ipleri çekiştirdim. Zevk olsun diye bizi günlerce burada sallandırıyor olabilirler miydi?

Kurban olmak için bekleyen hayvanlar gibi hissediyordum. Kardeşimin ormanda yalnız kalışı, benim buralarda bu halde kalmam utanç vericiydi. O caddede ölmeyi yeğlerdim. Adamlar pelte gibi sürükledikleri kadın vücuduyla yanımdan bir kez daha geçerlerken başıma geleceklerin belirsizliği içimdeki huzursuzluğu besliyordu. Bu katliamın sessiz seyircileri olarak beklemek, sıranın bize gelmesine razı olmak değil miydi?

Bana göz kulak olan adam elindeki cılız ışığı bir köşeye bıraktığında gözüme başak bir çocuk daha takıldı. Başını eğmiş, burnunu çekerek ağlıyordu. Ona seslenmeyi bir an düşündüysem bile vaz geçmek zorunda kaldım. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırmış, hıçkırıklarını içinde tutmaya çabalıyordu. Başını bir anlığına kaldırıp bana baktığı sırada bir cesaretle dudaklarımı araladım. Ona soracağım şeyler vardı, öğrenmek istediğim şeyler…

Ancak sesim çıkmadı. Yaratıklarla savaştığım sırada çokça bağırmış, acı dolu çığlıklar atmış olmalıydım ki sesim bana bile ulaşamıyordu. Boğazımı temizlerken diğer askerin nasıl huzursuz olduğunu görebiliyordum.

“Ona ne yapacaklar?”

Sesim berbat çıkıyordu. Ancak bir şekilde kendimi duyurmayı başarmıştım. Loş ışığın altında yaşlarla parıldayan gözlere baktığımda sessizliğini bir süre daha sürdürdü. Bana güvenmediğini görebiliyordum. Kız çıkarılırken kılımı bile kıpırdatmamış, sesimi dahi çıkarmamıştım. Nasıl bir bencillikse; sadece ne olacağını öğrenmek için soru soruyordum. Kurtarmaya çalışmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Çocukla olan güvensizlik bağımızın üzerine derin konuşmalar yapabilirdim. Onun da sesinin çıktığı pek söylenemezdi. Ne olduğunu bildiği için sızlanmalardan öteye geçmiyordu.

Çocuğun beni süzdüğünü gördüğümde çenemi sıkıp bacaklarımı birbirine biraz daha bastırdım. Sorumu cevaplayana kadar tekrar edecektim. Bu yüzden dudaklarımı yeniden araladığımda inadımı sezinlemiş olacak ki suskunluğunu bozdu.

“Her gün, içimizden birini alıp bazen saatlerce, bazen bayılana kadar…” hırıltını sesini düzenlemek için durdu. Birkaç kez öksürdü ama devam etmedi. Ayağımı üzerinde durduğum sandalyeye vuracaktım ki devam etmeye koyuldu. “işkence ederler. Halklarını tatmin etmek, bizleri yeni sisteme başkaldırdığımız için cezalandırmak için yapıyorlar.”

Karşımda duran çelimsiz vücuda şöyle bir baktım ama karanlıkta yaraları seçilmiyordu. Şakaklarımdan aşağı süzülen teri koluma silmeye çalışırken canımı bir kez daha yaktım. Yediğim dayaklar, aldığım darbeler vücudumda nefes kesici ağrılar yaratmıştı. Bunun üzerine bir kez daha işkence çektiğimi hayal etmek bile korkunç bir azabı bedenime davet ediyordu.

“O… dayanamadı. Son seferinde olanlar canını aldı.”

Yenidünyanın kucağına düşen ruhum her öğrendiğiyle yol almaya çalışıyordu, fakat bu sefer uçurumun kıyısında konaklamış gibi hissediyordum. Birazdan sert bir rüzgâr bedenimi uçsuz bucaksız boşluğa doğru savuracaktı. Başım ya öğrendiklerimden ya da açlık hissinden dönerken ağrıyan kollarımı aşağı doğru çekiştirmeye çalıştım. Patlak dudaklarımın susuzluğunu yalayarak gidermeye çalışırken homurtum havadaki sessizliği bölük bölük kesiyordu.

“Kıyafetler nerede biliyor musun?”

Histerik kahkahasını duyduğumda kaşlarımı çatarak yeniden ona döndüm. Kahkahalarının arasından süzülen kelimelerle sinirlerim iyice bozuluyor, yay gibi geriliyordum. “Sahiden… Seni aptal! Tek sorun kıyafetlerin mi?” Dişlerimi sıkarak “Birinci sıraya ne koyacağıma ben karar veririm” dedim. Bir yandan gülüp bir yandan ağlayan çocukla konuştuğuma içten içe pişman oluyordum

“Seni bir alıp götürsünler bakalım, önceliği neye vereceksin!”

Kollarımı rahatlatmak adına parmak uçlarımda yükselirken sohbetimizden rahatsız olan asker silahını bana doğrulttu. Konuşmuyordu ancak ne demek istediğini anlayabiliyordum. Gülümsemeden edemedim.

“Bu durumda beni vurmakla mı tehdit ediyorsun? Devam et, vurduğunda kurtulmuş olurum.”

Anlaşılan adamın keyfini pek yerine getirememiştik. Silahın namlusunu yeniden indirdiğinde bu ufak gösterinin kazanını olduğumu bilmek içten içe beni tatmin etmişti. Kollarımdaki gerginliği ne yaparsam yapayım azaltamamak sinirlerimi iyiden iyiye gererken dehşet verici çığlık kulaklarımda çınladı. Dakikalardır huzursuzlukla çırpınan bedenim kaskatı kaldı. Bu havaya epey alışmış çocuğa dönüp baktığımda iplerini gevşetmeye çalıştığını gördüm. Çığlıklar onun üzerinde etkili değil gibiydi.

Homurtuyla “Nasıl bu kadar sakin kalabilirsin?” dedim. Onu suçlamıyordum, şaşırıyordum. Sakinliğinin bir gün bana da tesir etmesinden endişe duyuyordum. Uzun süre burada hayatta kalmak fikri delirmek için yeterliydi. Karanlığa alışan gözlerim karşımdakinin mimiklerini izledi. Kaşlarından birini havaya kaldırıp yüzüme alaycı bir bakışla baktığında kaşlarım çatıldı. Başını yeniden yaptığı işe çevirip “Çünkü” diye mırıldandı “Sıradaki benim” Kızın birkaç kez daha çığlık attığını duyduk. Ardından gelen kahkaha sesleri ikimizin de suratını buruşturmasına neden oldu.

Sadistliğin hüküm sürdüğü farklı bir paralel evrende yaşıyor gibiydik. Akan kan seni nasıl özgür kılabilir, nasıl tatmin edebilirdi? Aldığın hiçbir can hüküm sürdüğün topraklardan daha değersiz olamazdı.

Kızın gelmesini merakla bekliyordum. Ne hale getirildiğini görme fikri midemi bulandırıyordu ama yapılacakların ön seyrini o bedende tadacaktım. Yaratıklar koridordan içeri doğru süzülürken yerde sürüyerek getirdikleri cılız bedeni gördüm. Önümden ağır aksak ilerleyişlerinin ardından gıcırdayan bir kapının sesini duydum. Şu hapishane… Baygın olanlar kendine gelene kadar orada mı tutuluyordu?

Ağzımın içinde gevelediğim küfürlerle çocuğa doğru baktım. Alaycı halinden eser kalmamış, ölümü kabul eden bir hasta gibi ona doğru gelmelerini bekliyordu. Dilimi tutamayarak “Orospu çocukları!” dedim.

Çocuk kaygıyla suratıma bakarken “Aptal!” diye tısladı. “Kes şunu! canına mı susadın?!” Canımın son zamanlarda bir değeri olduğunu düşünmüyordum. Bileğime takılan prangalar gibi beni dünyaya esir ediyordu. Çenemi sıkarak “Kapat çeneni” dedim Yaratığın dikkatini çekmeye başarmış, bana doğru yürümesini sağlamıştım. Aklımda bitirmek vardı. Her şeyin sonuna doğru ilerlemek istiyordum.

Böyle yaşayamazdım.

Koca cüssesiyle önümde dururken sırıtışı midemi bulandırıyordu. Pis suratına, kızın kanının taze lekelerine baktım. Bana doğru eğilip dilini tenime sürttüğünde kaskatı kesildim. Bacağımı kaldırıp kasıklarına savurduğum tekmeyle kendi canımı daha çok yaktım. Yaratığın bedeni sanki demirden yapılma gibiydi. Öfke korkunç gözlerinde belirirken dakikalardır kurtulmaya çalıştığım ipleri tırnağıyla kesiverdi. Yığılan bedenimle yere çökerken ensemden yeniden kavranmıştım. Yavru köpek gibi oradan oraya sürükleniyordum. Bir eliyle gözlerimin önünü kapatıyor, yürümekte zorluk çeken bacaklarımı peşi sıra adeta sürüklüyordu.

Çocuğun arkamdan “Teşekkürler çatlak” dediğini duydum.

Koridorlardan geçerken rutubet kokusu gitgide azalıyor, temiz hava ağrıyan ciğerlerime doluyordu. Güneşin sıcaklığını uzun bir sürüklenişin ardından tenimde hissederken yeniden bayılacak kadar halsiz hissediyordum. Kendimi bir anda dizlerimin üzerinde bulurken gözlerimin üzerine kapanan çirkin ellerden kurtuldum. Işık huzmelerine bakmaya çalışırken gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.

Tıpkı büyük şehir meydanlarını andıran alanda yüzlerce yaratık ve onlarca insan vardı. Beni bıraktıkları yerin etrafında merdiven gibi uzanan oturma alanları görebiliyordum. Etrafımda çitler ve askerler vardı. Birde beni buraya kadar taşıyan yaratık elbette… Hepsinin gözlerine bakma fırsatı yakalayamadım. Başımı arkadan birisi basit bir hareketle aşağı indirdiğinde, köle gibi hissediyordum.

Başımı aşağıya doğru bastıran elin sahibi meydanda bulunanlara seslenmeye başladığında bunun yalnızca başlangıç olduğunu anlayamadım.

“Yeni nesil sistemimize karşı gelen bir sefil daha ayaklarının üzerinde, sizi eğlendirmek için burada dostlarım! Kardeşlerinizin birini bacaksız, birini ise gözsüz bırakan bu rezil kadına verilecek cezayı hepinizin izlemesini istiyorum! Adaletimizi en doğru şekilde kullanabileceğimizden emin olun!”

Onu göremiyordum. Çabaladığımda başımı böcek gibi daha fazla aşağı eğiyordu. Nefretin damarlarımda gezintisine sahip çıkamadan “İnsanları koruman gerekiyor!” dedim. “O şeylere köle olamazsın!” Başımı tutan adam önüme doğru eğildiğinde bakışlarım onun bakışlarıyla buluştu. Tanrım, bir insanın bakışları bu kadar olgun, kendinden emin olamazdı. Gülümsemesinin altında yatan narsist kişiliği görebiliyordum. Başını eğerek nasırlı parmaklarıyla yanağımı okşarken bütün vücudum ürperdi.

“Onlar benim yavrularım köle”

Yanağımı okşadığı parmakları ileriye doğru uzanıp o şeyi elinin içinde hapsettiğinde nefesim kesildi. Ah, hayır! Panikle ayağa doğrulmaya çalıştığımda askerler güçsüz bedeni kavrayarak beni meydanın orta yerinde duran tahta direğe doğru sürüklediler. Kollarım kelepçeyle bağlanırken çırpınıyor, küfrediyor sayısız şey söylüyordum. Ancak ne kadar debelenirsem debeleneyim onlara mani olamıyordum. Gözlerimi sıkıca yumup başımı direğe yasladığımda vurulacak kırbaç sayısı kararlaştırılmıştı.

Elli darbe. Şimdilik.

Başımı kaldırıp adamın suratına baktığımda gülümsüyordu. “Beni hatırlamanı istiyorum” Yüzüm buruşurken bıçağın metali kadar keskin olan kırbaç darbesi suratımın yarısını kaplayacak izin ilk adımlarını attı. Gözlerimi sıkıca yumdum.

Bulunduğum durumda en kötüsünün ne olduğunu anlamaya çalıştım. Daha taze olan yaralarımın üzerine başka yaralarında katılması mı? Çığlıklarımı durduramayıp tüm yaratıkları tatmin etmek mi? Esir olmak mı? Yoksa kardeşimden uzakta kalmak mı?

Sanırım en kötüsü, vücuduma bunu yapanın kendi türümden olmasıydı.

Her yer, ihanet ve kan kokusuyla sarmalanırken bu zevk aldıkları oyunun ne zaman biteceğini merak ettim. Başımı direğe yaslayıp hıçkırıklarımla boğulmaya başladığımda alkışlar, ıslıklar ve kahkahalar kulaklarımı tırmalıyordu.