Kızılderili Mitolojisi – Giriş

Pavlus, Atinalı filozofların ricası üzerine ilahi varlıklar hakkındaki görüşlerini onlara açıklarken diğer tuhaflıkların yanı sıra şöyle bir şey ileri sürmüştür: “O, yeryüzündeki tüm kavimleri tek bir damla kandan yaratmıştır. Onu arasınlar ve kabilse bulsunlar fakat o, hiç birimizden uzak değildir.”

Burada, insanın nihai amacının içsel bir Tanrı fikri geliştirmek olduğunu ve vaaz ettiği hariç diğer tüm dinlerin bunu gerçekleştirmenin başarısız girişim örnekleri olduğunu ileri sürerek insan türünün birliğini savunan hatiple karşı karşıyayız. Doğuştan gelen idelerle ilgili öğretiye şüpheyle yaklaşan Atinalılar; mitolojilerinin kitleleri kontrol altında tutmak için yasa koyucular tarafından kullanılan zekice tasarlanmış bir icat mı, örtük ve doğal bir felsefe mi, yoksa kendi tarihlerinin semavi bir yansıması mı olduğu konusunda fikren bölünüştü.

Böylesi sözleri alaya alıp kendi yollarından gitmelerinde şaşılacak bir şey yok. Onları takip eden filozof nesiller, şüphelerine ortak olup çağımıza kadar eksiksiz bir şekilde gelen fikirlerini onayladılar. Ancak şimdi, bu meseleyi etraflıca düşünüp taşındıktan sonra, Havari’nin işaret ettiği noktada çok da aşırıya kaçmadığını kabul etmek durumundayız. Esasında, onun tarafında olmayan en modern ve en yetkin uzmanlar, duduğu yeri destekliyordu. Hatta sözlerini başka türlü yorulmadıklarını söylemek bile neredeyse mümkün. Zira, etnoloji biliminde rakipsiz bir yazara göre en ciddi ve en yeni araştırmalar şöyle diyor: “İnsan türünün birliğiyle ilgili varsayımları mümkün kılan olguların kabul edilmesinin yanı sıra, bu fikirde büyük ölçüde mutabık olduğunu ve türlerin çeşitliliğiyle ilgili karşıt görüşe göre çok daha büyük bir iç tutarlılığa sahip olduğunu göstermektedir. (Waitz, Athropologie der Narurvölker, s.256.)

Ve Putperest dinlere gelince Aziz Pavlus’un görüşü, yaşayan seçkin bir yazar tarafından yalnızca biraz daha şiirsel bir üslupla ifade edilir:

“Sonsuzluk fikri, yani insan ruhundaki ideal akıl; kumaşı hayal gücüyle örülmüş ve dokusu Tanrı kavramından geliyor olsa da masal değil hakikattir.” (Carriere, Die Kunst im Zusammenhang der Culturentwickelung, s.66.)

Dolayısıyla vahiy ve bilim, bir araya bizi doğal dinlerin ya kadim felsefelerin öğretileri olarak ortaya çıktığı ya da ortaçağın tasarladığı gibi şeytanın insan ruhlarını yakalamak için yaydığı hileli ağlar olduğu yönündeki köhne önyargıdan kurtulmaya davet ediyor.

Bu dinler daha çok, insanın tek başına Tanrı’yı bulma girişimleridir. Sonsuzu tanımlamaya çalışan aklın çabalarıdır, ilk şairlerin tüm insanların kalbinde sezinlediği “tanrılara duyulan özlemin” dışavurumlarıdır. Dinler, bu bağlamda ele alındığında öğreti bakımından zengindir. Bir halkın düşünsel ve estetik kültürüne değer biçebilir miyiz, gelişme yasalarını genelleyebilir miyiz, Hıristiyanlığın yüceliğini değerlendirebilir ve özgünlüğünün kaynaklarını yorumlayabilir miyiz? İlahiliğin doğal kavramları bunları açığa çıkarmaktadır.

Hiçbir mitoloji ham değildir. Dolayısıyla barbarca da değildir. Bilakis bunlar felsefi bir aklın ilgisini hak eder çünkü katiyen âtıl bir hayal gücünün boş kurguları değil, ne kadar anlaşılmaz olursa olsun, sonsuz ve her yerde var olan sezginin ifadeleridir.

Bu değerlendirmeler; çoğunlukla anlamsız fetişizmler olarak damgalanan, ihtişamlı veya güzel oluşumlardan mahrum olduğu söylenen Amerika’nın yerli dinlerine rahatlıkla yaklaşmam konusunda beni cesaretlendirdi. Bu görev, pek çok zorluğu beraberinde getiriyor.

İhmalkârlık, önyargılar ve bilgisizlik; yanlış nüanslar ve çok sayıda dış müdahaleyle bu inançları mahvetti. Dolayısıyla yapılacak ilk iş, uzmanların söylediklerini ince eleyip sık dokumak ve Avrupalıların yapay elini açığa çıkaran her ne olursa olsun geri çevirmektir. Zira çalışmamızın konusu Kızılderililerin geliştirdiği dinlerdir, yabancı işgalcilerden öğrenilen melez öğretiler değil. Daha sonra özgün malzemeyi canlandırıp sisteme ve düzene ulaşmak gibi zorlu bir görev üstlenilerek devam edilecektir ve bunların neye uymaları gerektiği hakkında önyargılı görüşlerle değil onlardan sergiledikleri dini gelişimin gerçek kurallarını öğrenmek suretiyle yapılacaktır.

Tarihçiler; sanatın, bilimin ve türdeşlerine bağlı olmasına dayandırır. İnsanın bu donanımları dışarıdan alması şöyle dursun acımasız üvey anne, yani Doğa, tehditler ve darbeler yoluyla insanı kendi fıtri meleklerini geliştirmeye mecbur eder. Aynısı din için de geçerlidir. Tanrı fikri dış dünyadan kaynaklanmaz, kaynaklanamaz.

Bilakis Tanrı, tarihi kökenini hayat için verilen vahit hayat mücadelesinde, hayvani arzu ve tutkuların tatmininde, ilkel insanın diğer her şeyi dışarda bırakasına sebep olarak zihnini esir alan bayağı amaçlar ve güdülerde bulur.

Bu gibi araştırmaların doğasında hep bir şaşkınlık vardır. Zihin duyuların idrak gücünün ötesindeki meseleleri incelerken anlamı, duyumsal algılardan aktardığı terimle veya maddi dünyadan ödünç aldığı semboller aracılığıyla ifade etmeye zorlanır.

Bir mitin gerçek anlamına ulaşabilmesi için bu aktarımların anlaşılması ve sembollerin açıklanması gerekiyor. Sfenksin bilmecesini tahmin edemeyen, tapınağa kabul edilmeyi beklemesin.

Zihni harekete geçiren düşüncenin belirsin imalarının; tinsel olana maddi olandan ad verdiğinde, görünür biçimlerin sonsuzluğundan ilahiliği sezdirmeye uygun olanları seçtiğinde, hassas duyularla kavranması gerekiyor.

Bu tehlikeli yolda bize rehberlik edecek iki şey var. Tümevarımcı bilimin bilinenden bilinmeyene gitme şiarı dikkate alınarak Amerika’nın yerel dillerinde ilah, tin, ruh gibi düşünceleri ifade etmek için kendi dilimiz ve akraba dillerle aynı mecazlara başvurlup başvurulmadığı incelenecek. Yanıt olumlu çıkarsa yalnızca mitolojilerinin yapısını baştan aşağıya incelemek için sağlam bir dayanak noktası kazanmakla kalmıyoruz, aynı zamanda türümüzün birliğine dair umulmadık bir yerden kanıt elde etmiş oluyoruz:

Basit bir incelemenin sağlayabileceğinden çok daha önemli olan, ölüden değil yaşayan bir ruhtan gelen bir kanıt.

Amerika dilbiliminin hala çocukluk çağında olduğu ve şu anda bile sunduğu materyallerin düzgün şekilde işlenmesiyle, sahip olduğumdan daha sayısız lehçesiyle daha eleştirel bir ilişkiyi gerektirdiği doğrudur. Ancak hasat kıt olsa da işe başlamam için yeterlidir.

Kaynak:

The Myths of the New World

Daniel Garrison Brinton