Mısır Mitolojisi – Giriş

Mısır dini, yaklaşık iki bin yıldır Batı’nın ilgisini çekmektedir. Yerel halklar atalarının inançlarına güvenlerini kaybettiklerinde Mısır’ın “bilge rahibeleri”ne yöneldiler ve “Mısır’ın bilgeliği”ne duyulan hürmet, bütün pagan dinlerin çöküşünden sonra bilge varlığını korudu. Bu hayranlık, Napolyon’un Mısır seferinin bir zmanlar Nil Nehri’nin kıyılarında gelişen olağanüstü medeniyetin azametini ortaya çıkarmasıyla dikkate değer bir şekilde arttı.

Bu yüzden günümüzde pek çok insana bir Mısır tapınağı, dini mistisizm için çok uygun bir mabet olarak gözükmektedir. Ayrıca insan zihninin en derin düşüncelerinin ve en iyi ahlakın, dikilitaşların ve sfenkslerin üzerinde grotesk (Bir araya gelmeyecek durumları ilginç bir şekilde birleştirerek abartılı bir güldürme tarzının adı olan grotesk, mimari açısından da gene benzer şekilde insan, hayvan ve bitki figürlerinin abartılı bir şekilde birleşmesinden oluşan süsleme tarzını ifade etmektedir.) hiyeroglifler de saklı olduğu düşünülmektedir.

Bununla birlikte bu yaygın etkinin temelini oluşturan iki düşünce de oldukça yanlıştır. Bunlardan ilki, bir milletin böylesine muhteşem ve çok yönlü bir medeniyeti tesis eden dini düşüncesinin, mimaride, sanatta ve benzer alanlarda ortaya konulmuş olanlara paralellik arz ettiğini ima etmektedir. Bununla birlikte bu aşırı saygının başlıca sebebi, klasik paganizmin mesnetsiz önyargısıdır.

Günümüz okuyucularının bu inanca körü körüne kıymet verilmesine karşı dikkatli olması gerekiyor. Zira bu hürmet büyük ölçüde, aşırı tutuculuğuyla birlikte akılla kesinlikle bağdaşmayan Mısır dinine dayanmaktadır. Putperestliğin yok olma endişesi bile çok sayıda tanrıyı ve onların çelişkili işlevlerini mantıklı bir sisteme girmeye zorlayamadı veya Mısır inancının hayvanlara tapınmak gibi taraflarına makul açıklamalar getiremedi.

Hıristiyan misyonerleri ise bu özellikleri, ahmaklığın en somut örnekleri veya kâfir öğretilerinin şeytani çılgınlığı olarak gördüler. Ancak anlaşılmazlık her zaman dini zihinlere oldukça cazip gelmiştir. Ayrıca ilk Hıristiyan savunucularının bu inancı makul hale getirmek için yaptıkları çağrılar, binlerce yıldır yerel gelenekler tarafından destek görmeyen Nil Vadisi’nin dışındaki bölgelerde bile İsis ve Osiris inancını tümüyle güçbela ortadan kaldırabildi. Mısırlıların dinlerini makul bir sistem içerisine sokma konusunda tamamıyla aciz oluşları Hıristiyanlık sonrası Romalılara, onların derin bir gizem içerisinde olduklarını en iyi gösteren kanıt olarak gözükmüş olabilir ve bu, benzer bir şekilde bazı kişileri halen etkiliyor olabilir.

Din tarihi disiplini geliştirdikten sonra bile bilim insanları, Mısır dinini tarafsızca incelemediler. Bunun yerine süürekli ona gereğinden fazla değer biçmeye çalıştılar. Elbette modern bir araştırmacı tüm bu saçmalıkları fevkalade derin bir mistiklik olarak görme ve pek çok belirsizliğinden dolayı Mısır dinini tüm dini sistemin tepesine yerleştirme eğiliminde olmayacaktır. Gene de bilim insanları bu dinin kalabalığını gerçekmiş gibi ele almakta tereddüt ettiler ve Mısırlıların yüklediğinden daha gizli bir anlam bulmaya çalıştılar. Böylelikle uzunca bir süre bilim “Mısır’ın dini bilgeliği”ni Eleştirel bir şekilde incelemeye ve ona gerçekte neyse o şekilde, yani en ilkel çağların büyük bir kısmının ve Mısırlıların yavaş yavaş içinden çıktığı barbarlığın bir mirası olarak davranmaya cüret edemedi.

İlk mısır bilimciler, Mısır dinini açıklama uğraşına girişmeye cesaret etmediler. Hiyeroglif metinleri yalnızca yarım yamalak anlayabildiler. Bu metinleri ilk deşifre eden J.F. Champollion ve sör J. G. Wilkinson, tanrıların tasvirlerini toplamaktan daha fazla bir şey yapmadı. R. Lepsius, metinlerin özel bölümlerini araştırmak için ilk zayıf girişlerde bulundu. Fransız Mısır bilimi okulunun ilk temsilcileri J. J Champollion-Figeac, E. De Rogue ve P. Pierret, firavun dinini bir tür tektanrıcılık olarak açıklamaya çalıştılar. Bu sonucu, oldukça tuhaf bir şekilde “Ulu Kişi”, “Benzersiz” veya “Ebedi” gibi sıfatlardan çıkardılar.

Oysa bu unvanlar çok sayıda farklı tanrı için kullanılmaktaydı. Onlara göre saf bir tektanrıcılık, sembolik bir çoktanrıcılığın dış dış görünüşü altına gizlenmiştir. Bu inancın kökleri bütün bu farklı tanrıların gerçekte yalnızca aynı yüce varlığın değişik tezahürleri olduğuna dayanmaktadır. Böylesi manzaralara bazı anıtlar da rastlandığı da bir gerçektir. Ancak bunları genel bir düşünce veya Mısır dininin aslı olarak görmek tamamıyla hatalıdır. Buna ek olarak dini metinler belirli bir süreç içerisinde keşfedilmiştir.

İlgili belgelerin eksikliğiyle doğru orantılı olarak din kendisini ham ve çok tanrıcı bir şekilde göstermektedir. Yani daha eski metinlerde ileri sürülen dini görüşler daha kabataslak ve daha bayağıdır. Çoktanrıcılık veya söylendiği gibi tektanrıcılıkla ilgili bütün bölümler yalnızca, Mısır düşüncesindeki gelişiminin oldukça geç dönemlerini yansıtmaktadır. Dahasu bunlar, birkaç ileri görüşlü düşünürün veya şairin istisnai çabalarıydı ve geniş kitlelerin inancını etkilemişti. Son olarak büyün bunlar halen gerçek bir tektanrıcılıktan veya sistemli bir çoktanrıcılıktan oldukça uzaktır.

İlk nesil bilim insanlarından Mısır dininin savunucuları arasında yer alan H. K. Bruggsch, Mısır dininin aslında çoktanrıcı olduğunu göstermek için özel bir hevesle çalışmıştır ancak onun çalışmaları ikna edicilikten oldukça uzaktır. Brugsch teorisini savunmak için, çeşitli ilahların geç dönem Mısırlıların yaptığından bile daha cesur tanımlamalar yardımıyla ilahi ilkeyi sekiz ya da dokuz kozmik güç halinde incelemek zorunda kalmıştır. Daha öncesinde Le Page Renouf, ilk dini metinlerin keşfiyle örtüşmeyecek bir şekilde bir panteonun evrensel özelliklerini vugulamıştır.

Yine de daha öncesinde Lepsius, Mısır çoktanrıcılığını güneşle ilgili bir tektanrıcılığın veya henoteizmin ( Bu terim bir tanrıya inanırken diğer tanrılarında varlığının kabul edildiği durumları tanımlamak için ortaya atılmıştır) bozulması olarak yorumlamaya çalışmıştır. Böylelikle ilk Fransız bilim insanları ile daha sonraki araştırmacılar arasında bir pozisyon almıştır. Aynı şekilde yalnızca daha karmaşık kurumsal bir gelişmeyi göz önünde bulundurarak J. Lieblein da bahsi geçen bozulmaya vugu yapmıştır. Ayrıca bazı benzer teoriler, Mısır çok tanrıcılığın kısmen (ve hatta büyük ölçüde) tektanrıcılıktan veya henoteizmden geliştiği görüşünü savunarak veya bütün tanrılara evrensel bir köken bulmak gibi yanlış bir eğilimle hareket ederek en modern yazarlardan daha nüfuzlu olmaya devam etmektedir. Ancak tekrardan daha nüfuzlu olmaya devam etmektedir. Ancak tekrardan belirteyim ki daha sofistike düşüncenin bazı öğeleri metinlerden derlenebilir olsa bile bu dağınık izler ne Mısır inanç sisteminin ilk şekline MÖ 3000 tarihinden önceki metinlerden şimdi okunabildiği gibi dokunmaktadır ne de bunlar Mısır tarihinin son dönemlerindeki kitlelerin dinine etki etmiştir.

Ne kadar geriye gidersek rastladığımız fikirler de o kadar ilkelleşmektedir ve bunlarda kesinlikle tektanrıcılığın izine rastlanmaktadır. Bu ham düşünceler her daim Mısır’ın gerçek inancını temsil eden bir kapsamda, insanların din anlayışlarında baskın olmuştur. Mısır dininin esas hamlığını anlamaya yönelik ilk adım, R. Pietschmann’ın bu inancın kökenini Orta Afrika’nın saf animizmi ve fetişizmiyle tamamen paralel kabul etmeyi teklif etmesiyle 1878 yılında atılmıştır. Pietschmann aynı zamanda, dünyanın her yerinde böylesi bir dinin büyük ölçüde sihirli bir özellik kazanmak zorunda olduğunu göstermiştir. Bu adımın etkisi çok büyük olmuştur.

Her ne kadar bu fikir çok sayıda itirazla karşılanmış olsa ve halen bazı önyargılı bilim insanları ve bilim dünyasından olmayan pek çok kimse tarafından reddediliyor olsa da din çalışmalarında bu konu hakkında şu anda geçerli olan teorinin gelişmesinde büyük etkisi olmuştur. Bu teorinin yayılmasında en çok gayret gösteren yazar, G. Mespero’dur. Mespero’nun çalışmaları, bu inançların kapsamlı bir tasvirini hiçbir zaman yapmamış olmasına rağmen Mısır dini hakkında doyurucu bir bilginin ve anlayışın oluşmasında öncü olmuştur.

Mısır dini hakkında böylesi basit bir görüşe karşı kalıplaşan bu itiraz, Mısırlıların kurmuş olduğu medeniyetle oldukça zıt düşmektedir. Maspero’nun cesurca ifade ettiği gibi, antik Doğu’nun en gelişmiş halkı, yani yalnızca Greklerden hüner açısından aşağı olan bir millet için, dinin bazı siyahi barbar kabileleler için olduğu kadar anlamlı olması mümkün müdür? Bununla birlikte medeniyetin gelişimi dini düşünceyle nadiren paralellik arz eder. Sözgelimi muhteşem Çin medeniyeti, yerel dininin son derece ilkel özelliğiyle tamamen çekişmekteydi. Diğer taraftan dinlerin gelişim merkezi İrail’de Yahuda olmayanlar arasında bu din yayılmadan önce, sanat ve bunların temellerini inançlarda ve eski zamanların âdetlerinde aramaktadır. İnsanın genel düşüncesine göre tarihte ne kadar geriye gidilirse atalarının mutluluğu ve bilgeliği o oranda artmaktadır. Bu, en nihayetinde bir yandan yeryüzünde dolaşmakta olan ataların, tanrıların arasında yaşarken tasvir edilmesine kadar geri götürülebilir.

Aşırı derecede tutucu olan Mısırlılar, kutsal atalarının gezindiği topraklarda yürümek ve kadim zamanlarda atalarının önünde diz çöktüğü aynı tanrılara tıpkı atalarının ibadet ettiği şekilde tapınmak için çok arzuluydular. Böylece, MÖ 3000’den sonra oldukça gelişmiş olan Mısırlıların daha sonraki dini, barbar atalarınınkiyle acınası şekilde aynı kaldı. Yaklaşık olarak MÖ 4000’ler ve öncesindeki Mısır medeniyetinin durumu hakkında mevcut bilgimiz hiyeroglif yazı siteminin gelişimi için atılan ilk adımlar gibi bazı gelişmeleri çoktan gerçekleşmiş olduğunu kanıtlamak için yeterlidir. Ancak bu dönemin kaba sanatsal denemeleri, ölülerin berbat çukurlara veya büyük küplere defnedilmesi, hasırdan ve kerpiçten binalar ve hasır işi tapınaklar, Mısır mimarisinin ve sanatının, piramitler çağının mükemmelliğine doğru ilk adımını attığı İkinci ve Üçüncü Hanedan dönemleriyle zıtlık oluşturmaktadır.

Mısırlıların beşinci bin yıldaki dini gelişimini, sıradan Afrika paganlığıyla aynı seviyeye tereddütsüz yerleştirmekteyiz. Dönemin acemi oymacılığının eserleri, hepsi olmasa bile sonraki tanrıların pek çoğunun; isimleri, sembolleri ve sanatsal şekilleriyle o zamanlarda var olduğunu ve atalar zamanındaki kadim gelenek tarafından çoktan nakledilmiş olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Mısır Panteonunun (bir toplumun bütün tanrıları) kökeninin en uzak ve ücra neolitik (veya belki de yontma taş) çağına kadar uzandığını fark edebilir ve kendimizden emin bir şekilde bunu en ilkel barbarlığın bir ürünü olarak değerlendirebiliriz.

Mısır medeniyetinin MÖ 3000 tarihinden evvelki hızlı gelişiminin bir şekilde daha sistemli bir dini geleneğe yok açmamış olması biraz ilginç gözükebilir. Bu hızlı gelişimi meydana getiren siyasi şartları öğrenene kadar elimizdeki açıklamayla yetinmek zorundayız. Yani, dünyanın her yerinde tutuculuk, dinin en önemli etkenlerinden birisidir ve antik Mısırlıların zihin yapısı tarihleri boyunca oldukça tutucudur. Bu tutuculuk çarpıcı bir şekilde gelişiminin zirvesinde olduğu zamanlarda bile kendini gelenekçiliğin zincirlerinden kurtaramayan; ancak ilkel dönemlerin çocuksu bakış açısını ısrarla koruyan Mısır sanatında piramit çağı gibi erken bir dönemin sanatçılarının oldukça doğru bir şekilde çizebiliyor olmalarına ve ara sıra bunu yapmalarına rağmen kendini göstermektedir.

Dinsel sanatta geleneğe bu denli bağlılık, sanatsal gelişimin önünde büyük bir engel teşkil etmiştir. Dolayısıyla tanrıların figürleri her zaman, soğukluğu ve bazı detaylarda çocuksu bir şekilde ilk dönemin kusurlu tarzını korumuştur. Sözgelimi, en eski tanrılardan biri olan Ptah’ın bütün tasvirleri, sanatçıların henüz kolları ve bacakları vücuttan ayırmadan çizdikleri acemi bir dönemi işaret etmektedir. Mısır dinini oluşturan ve daha sonraki gelişmelerin kalıcı olmasını sağlayan çağın bu aşırı basitliği aynı şekilde kuş tüyerinden, boynuzlardan ve basit kıvrımlı taçlar oluşan barbar ilahlarının başlıklarında olduğu kadar ellerinde tuttukları basit sancaklarda da açık bir şekilde görülmektedir. Söz konusu erkek tanrılar olduğundaysa bu alametler genellikle, Set’

n hayvan figürünün başında gözüken sonlandırıcı fırça darbeleridir. Tanrıçalar ise genellikle çiçekli nilüfer sapı tutarken tasvir edilirler. Alamet olarak silahların gözükmesi nispeten seyrektir. Mısır ilahlarının çoğunun hayvan şeklinde tasvir edilmesiyle ve hayvanlara tapınmanın kökleriyle aynı şekilde böyle put benzeri çiçeklikler, bize totemciliği anımsatan bu ilginç yerel ilahi semboller ve benzerleri, barbarlık döneminden kalan bir kalıntı olarak değerlendirildiğinde büyün bunların hepsi açık bir şekilde anlaşılır hale gelmektedir.

Kaynak

W. Max Müller – The Mythology of All Races: Egyptian