MİTOLOJİK KADIN KAHRAMAN: ATALANTA’NIN ÖYKÜSÜ

Atalanta, erkek egemen Yunan Mitolojisinde, ünlü kadın kahramandır. Kalidon Boğası Avı, Agonotlar Seferi ve Koşu Yarışması gibi ünlü hikayelere konu olmuştur.

Atalanta, güzel bir bahar günü Arkadya Kralının kızı olarak dünyaya geldi. Ne var ki, Arkadya Kralı, güçlü ve hızlı bir oğul hayali kurmaktaydı ve kızının olduğunu öğrenmesi ile dünya başına yıkıldı. Yeni doğum yapmış karısının kucağından, çocuğu hiddetle çekip aldı. Eğer bir oğlu olmayacaksa, hiç çocuğu olmasaydı, daha iyiydi. Hışımla sarayından çıktı ve sarayın çobanını buldu. Bebeğin yüzüne son kere baktı, bebek doğduğundan beri hiç ağlamamıştı.

Bir kız olarak doğduğu an, bebek herkes için ölü doğmuştu ve bu yüzden ölecekti. Bebeği çobana uzattı, çoban ne yapacağını iyi biliyordu. Böylece adam aldı bebeği, ormanın derinliklerine doğru yol aldı. Orman sıklaştı ve en sonunda çoban, çok iyi bildiği bir pınarın yanına vardı. Bebeği öldürmeye gönlü el vermiyordu, bu yüzden bebeği, kuş uçmaz kervan geçmez pınarın yanına bıraktı, arkasına bir kez bile bakmadan çekip gitti. Susuzluğunu gidermeye gelen bir yabani hayvanın kısa sürede bebeğin işini bitireceğini umut ediyordu.

Ancak, adamın tahmin ettiği gibi olmadı. Morialar, bebeğin kader ipliğini kesmeye razı değildiler. Kısa süre önce, yeni doğmuş yavruları avcılar tarafından katledilmiş dişi bir ayının memeleri sütle dolup taşmaktaydı ve pınarın yakınındaki mağaraya konuşlanmıştı. Terk edilmiş bebeği keşfetmesi çok da uzun sürmedi. Anne ayı, bebeği, sanki kendi yavrusuymuş gibi kucakladı ve dolu memelerini bebeğin ağzına tıktı. Böylece, öksüz kalmış bebek geceyi atlattı.

Ayının yavrularını öldüren avcılar, olan biteni hayretle izlemişlerdi. Bebeğin, özel olduğu kuşkusuzdu. Bu yüzden anne ayı, bebeği mağarasında bırakıp avlanmaya gittiğinde, onu çaldılar. Avcılar, henüz adı konmamış bu bebeğe Atalanta adını verdiler ve onu koruyup kolladılar. Yıllar birbirini kovalarken Atalanta büyüdü, çok güzel bir genç kadına dönüştü. Ne var ki, Artemis’e bağlıydı ve bekaret yemini etmişti. Bu yüzden Arkadya’nın en yüksek dağında, meşe ağaçları ve çamların gölgesi arasındaki sulak bir vadiye yerleşti. Burada dar girişi sarmaşıklarla gizlenmiş derin ve geniş bir mağarada yaşadı. Yemyeşil yumuşacık çimenlerde, safran, sümbül ve bir sürü rengarenk çiçekler yeşerirdi. Bunlar sadece gözlere ziyafet vermez, havaya enfes bir koku da salgılarlardı. Mağaranın önündeki bereketli asmalar, Atalanta’nın çalışkanlığının kanıtıydı. Mağaranın önünden geçen akarsu, her türden bitkileri sulardı. İşte, onurlu ve iffetli bakire Atalanta’nın yuvası böyle bir yerdi.

Atalanta, Artemis gibi sade kıyafetler giyerdi. Üstüne üstlük, tıpkı tanrıça gibi çevikti. Ne bir vahşi hayvan ne de ona tuzak kuran bir erkek elinden kaçabilirdi. Eğer kendisi kaçmak isterse, kimse onu yakalayamazdı. O kadar güzeldi ki, ona aşık olmamak imkansızdı. Ünü ülkeleri aştı. Artık sadece onu görenler değil, hakkında anlatılanları duyanlar bile ona hayrandı. Bakışları derindi. Diğer kadınlar gibi bakımlı olduğundan değil, doğuştan saçları altın sarısıydı. Güneşte kalmaktan teni kızarmıştı. Avlanırken vücudundaki her kası kullandığı için, vücudu yuvarlak hatlara sahip değildi, oldukça zayıftı. İşte Atalanta, mutlu mesut kendi ormanında yaşayıp gidiyordu.

Bir gün Atalanata’nın komşuları, eğlence düşkünü kentorlar – Hylaios ve Rhoikos- gecenin yarısı, kızın yaşadığı ormanına geldiler. Yaptıkları gürültü, bir flütçünün ya da genç erkeklerin yaptığı gibi değildi. Tutuşturdukları çam meşaleleri vardı ellerinde. Ateşin görüntüsü bırakın yalnız bir kadını, koca şehri bile dehşete düşürebilirdi. Çamların taze dallarından başlarına çelenkler örmüşlerdi. Toynaklarının çıkardığı sesler bütün vadide duyuluyordu. Ağaçları yaka yaka, genç kadına doğru ilerlediler. Şiddet düşkünü ve tahrik olmuş bir şekilde, genç kıza talip oldular. Atalanta, mağarasından ateşi görmüştü, gelenlerin kim olduğunu ve niyetlerini çoktan anlamıştı. Hiç korkmadı. Okunu aldı ve ilkini vurdu. Böylece kentorlardan biri yere düştü. Öteki, artık eğlence havasında değildi. Arkadaşını kaybetmenin sarsıntısıyla, Atalanta’ya doğru koştu ama o da Atalanta’nın oku ile cezalandırıldı. Böylece Atalanta’nın ünü diyar diyar yayıldı.

Iason, amcası Pelias’tan tahtını geri alabilmek için, Argo gemisini inşa ettirmişti. Bu geminin mürettebatı için Delfi kahinine danıştığında, kahin hiç olmadığı kadar netti. Böylece, Iason, Yunanistan’ın her yerinden kahramanları, kendisi ile yelken açması için davet etmişti. Görevleri, çağlar boyunca unutulmayacak Argonotlar Seferine çıkmak ve altın postu memleketin geri getirmekti. Çağrı Atalanta’ya da ulaştı. Herakles’ten, Peleus’a, Diskorilerden Boreas’ın oğullarına kadar nice yiğit gibi, o da Magnezya’ya ulaştı. Misya’dan çarpışan kayalara, harpilerden Kirke Adası’na kadar, bu uzun yolculukta görev aldı. Yunanistan’a altın postla vardıklarında, Iason’un sağ salim dönmesini beklemeyen amcası Pelias olanları pek de hoş karşılamadı ve söz verdiği gibi tahtını teslim etmeyi reddetti. Kolkhis prensesi Medea, Pelias’ın kızlarını kandırarak onu tuzağa düşürüp öldürdüğünde, Argonotlar, katledilmiş Pelias için bir cenaze töreni düzenlemeyi uygun buldular. Cenazeden sonra, ölüyü onurlandırmak için çeşitli yarışmalar düzenlendi. Güreş için adını yazdıran ünlü Peleus’un karşısına Atalanta çıktığında buna kimse itiraz edemedi. Argonotlarla birlikte atıldığı maceralardan sonra artık onun varlığını kimse yadırgamıyordu. Ne var ki, Peleus, Atalanta’nın gücüne sefer boyunca şahit olduğundan, hısmının adını duyunca irkildi. Yakan güneşin altında karşılaştıklarında, mübadelenin galibi ortaydı. Atalanta, kısa sürede Peleus’u devirdi ve nesiller boyunca anlatılacak bir zafer kazanmış oldu.

Bu uzun maceranın bitmesinin keyfiyle, Atalanta ormanına geri döndü ve eski hayatına kısa sürede uyum sağladı. Yine ormanda avlanıyor, üzümlerini yetiştiriyor ve kuşlarla şarkı söylüyordu. Bu huzurlu tablo çok uzun sürmedi. Kalidon kralı Oineus, ülkenin yıllık mahsullerini tanrılara adarken, Artemis’i unutuvermişti. Öyle ya, avcı Artemis, böyle bir aşağılamayı kabul edemezdi. Tanrıça, hiddetle olağanüstü büyüklükte bir yaban domuzunu Kalidon’a göndermişti. Yaban domuzu kısa sürede sığırları yok etti ve arazinin tekrar ekilmesini engellemişti. Oineus, bu yaban domuzuna saldırmak için Yunanistan’daki en soylu erkekleri ülkesine davet etmişti. Atalanta’nın dillere destan avcılığını duyan Oineus’un oğlu Meleagros, Atalanta’yı da ava davet etti. Ve ünlü bakire, hiç tereddüt etmeden davete yanıt verdi. Sadağını sırtına yüklediği gibi Kalidon’a yola koyuldu. Kalidon’a varanlar arasında kimler kimler yoktu. Bazısı, Atalanta ile birlikte yelken açmış Argonotlardı. Oineus, gelen kahramanları dokuz gün boyunca sarayında ağırladı. Ancak onuncu gün, aralarından bazıları bir kadınla ava çıkmayı reddetti. Meleagros, Kleopatra ile evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen Atalanta’ya çoktan göz koymuştu. Bu yüzden tatlı diliyle, karşı çıkan kahramanları ikna etti. Böylece, Kalidon’un bakir ormanlarına hep birlikte daldılar.

Cesur kahraman gurubu, hevesle ormanda, yaratığın izini aramaya koyuldular. Kimisi ağlarını sererek tuzak kuruyordu, kimisi tazılarını ormana saldı ve takibe başladı. Yağmurla dolan derelerin aktığı ovada, eğik bir söğüt ağacının dibinde, çeşitli uzun sazların örttüğü bir bataklık vardır. Orada dinlenmekte olan domuz, şaşkınlıkla uyandı ve şimşek hızıyla kendisine doğru gelen sürüden uzaklaşmak için önünü tıkayan tüm ağaçları kıra kıra koşmaya başladı. Havlayan tazıların arasından hızla geçerken onlara ölümcül darbeler dağıttı. Atalanta, domuzu görmüştü, yayını aldı ve çentiğe kesin bir ok yerleştirip gergin ipini salladı. Yaratığı kulağının altından vurmayı başarmıştı. Kırmızı kan, canavarın tüylü gövdesine doğru akmaya başladı. Meleagros, kanın aktığını görmüştü ve hemen “Bakireyi onurlandırın!” diye haykırmaya başladı, bir yandan da kanı arkadaşlarına gösteriyordu. Ancaeus isimli kahraman, savaş baltasını savurarak koşmaya başladı, “Bir erkeğin silahı, kadından üstündür!” diye bağırıyordu, “Bana yol açın! Onu boğazlayacağım!” Böyle övünerek domuza saldırdı ama domuz onu yakaladı ve kasıklarını yırtarak öldürdü. Bağırsakları ile kıpkırmızı kanı, güzelim yeşilliği ölümle lekeledi. Meleagros, bunun üzerine titreyerek bir mızrak fırlattı ama ıskaladı. Sonra derin bir nefes aldı ve bir kez daha mızrağını fırlattı. Bu sefer, yaratığın sırtında korkunç bir yara açmayı başarmıştı. Domuz öfkelenerek olduğu yerde dönüp durmaya başladı. Korkusuz prens Meleagros, yaralı düşmanını daha da öfkelendirecek şekilde ona yaklaştı. Yaratığın çenesinden aşağı mor renginde kan ve köpükler damlıyordu. Meleagros, yaratığın gözlerine bir kez daha baktı ve omzuna doğru mızrağını sapladı, böylece domuzun dev cüssesi yere düştü. Olayı izleyen kahramanlar heyecanla haykırdılar ve Meleagros’un çevresine toplandılar. Yaratığa dokunmaktan hala korkuyorlardı ama silahlarını onun fışkıran kanına bulamaya başladılar. Meleagros, galip gelmişti. Ayağını domuzun kafasına bastırdı ve “Ey Atalanta!” dedi “Şanlı bakire. Bu ganimet sana ait. Yaratığı öldüren ben, yasal hakkımı, bu şanlı zaferi seninle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum!” Meleagros, domuzun değerli derisini Atalanta’ya layık bulmuştu. Ne var ki, diğer avcılar onunla aynı fikirde değildi. Böylece güruhun içinde bir kargaşadır koptu. Bir kadının böyle bir ödülü alması, en çok da Meleagros’un dayılarını rahatsız etmişti. Adamlar, ödülün Atalanta’ya verilmesini şiddetle reddediyorlardı. Eğer Meleagros ödülü kendisine almıyorsa, ödül, doğuştan dayılarının hakkı olmalıydı. Böylece uzun uzadıya bir tartışma başladı ve sonunda Meleagros, öfkeyle dayılarını katletti. Bu hareketi, onun da sonunu hazırlamıştı. Meleagros’un doğduğu gün, kader tanrıçaları Morialar, annesine bir odun parçası vermiş ve bu odun parçası yanıp kül olduğunda Meleagros’un da öleceğini ona bildirmişlerdi. Korku içindeki anne, odun parçasını olası bir yangında yanmasın diye hemen eve gömmüştü. Meleagros’un annesi, erkek kardeşlerinin öz oğlu tarafından katledildiğini öğrendiğinde çileden çıktı ve ne yaptığını bilmeden, yıllar önce gömdüğü odun parçasını kazarak ortaya çıkardı. Bir histeri anında da odunu yanan ocağa fırlattı. Odun ocakta kül olurken, Meleagros da oracıkta can verdi. Kadın kendine gelip aynı gün hem erkek kardeşlerini kaybettiğini hem de öz oğlunu öldürdüğünü fark edince kendini oracıkta astı. Atalanta, bütün bu olaylar zincirini şaşkınlıkla izlemişti. Ödül olan deriyi umursadığı yoktu. Erkeklerin onu hala böyle hiçe saydığını görmek, Atalanta’yı öfkelendiriyordu. Kargaşa halindeki Kalidon’u arkasında bıraktı ve ormanına dönmek için yola koyuldu.

Atalanta’yı daha bebekken terk eden babası, kızının ününü duymuştu ve onunla gurur duyuyordu. Atalanta’nın maceralarını keyifle takip ediyor, onunla tekrar iletişime geçmek için yanıp tutuşuyordu. Kızının, Kalidon yaban domuzunu ilk yaralayan kahraman olduğunu öğrendiğinde artık kararını vermişti. Atalanta’yı sarayına geri istiyordu. Böylece Atalanta ormanına dönüş yolundayken, sarayın habercisi ona ulaştı. Atalanta, babasının onu çağırdığını öğrenince şaşırdı ve düşüncelere daldı. Onca kahramanlığına rağmen, yabani bir bakire olarak anılıyordu. Oysa kendisi asil bir prensesti.Kararını vermişti, memleketine dönecekti. 

Atalanta’yı sarayda büyük bir hengame karşıladı. Böyle ünlü bir kahramanın saraya gelmesi hane halkını oldukça heyecanlandırmıştı. Yemekler yenildi ve içildi. Atalanta ile babası, geçmişe dair hiç konuşmama kararını, sözsüz bir anlaşma yaparak almışlardı. Kısa sürede, herkes birbirine alıştı ve hayat olağan seyrinde akmaya başladı.

Atalanta, uzun süre önce kaderi hakkında bir kahine danışmış ve şu cevabı almıştı: “Senin kocaya ihtiyacın yok! Kendi iyiliğin için evlilikten kaçınmalısın!” İşte bu yüzden Atalanta, yapayalnız yaşamayı tercih etmişti. Babası onu huzuruna çağırdığında, kız, konuyu sezinlemişti bile. Bu yüzdendir ki, kral niyetini hızlıca söze döktüğünde Atalanta’nın cevabı hazırdı. “Eğer evlenmemi istiyorsan, talibimin beni koşu yarışında yenmesi gerek, yenilirse öldürülecek, yenerse evleneceğim.” 

Ve böylece talipler saraya gelmeye başladı. Atalanta’nın hızının mı güzelliğinin mi daha çok övgüye layık olduğu seçilemezdi. Ama taliplerin cesetleri, saray hendeğini doldurmaya başlamıştı. Atalanta’yı koşuda geçecek yiğit henüz doğmamıştı. 

Günler birbirini takip ederken, Hippomenes isimli bir yabancı kente ulaştı. Atalanta ve taliplerini duymuştu ve yüreğinde kınama ile ölümle sonuçlanacak yarışı izlemeye koyuldu. Bir kadın için böyle bir risk almanın amacı neydi? Ama Hippomenes, Atalanta’nın yüzünü ilk kez gördüğünde ve koşuya hazırlanan kız soyunurken, kızın vücudunu fark ettiğinde kendisinden geçti. O kadar şaşırmıştı ki ellerini kaldırdı ve “Affedersiniz suçladığım yiğit adamlar, uğruna çabaladığınız ödülün değerini anlayamamıştım.” dedi. Aşkın ateşiyle tutuşmuş gönlü, hiçbir erkeğin onu yarışta geçememesi için dua ediyordu. Kıskançlık ve korku doluydu. “Neden” diye ağladı içten içe “neden şansımı denemeyeyim? Tanrılar cesaret gösterenlere yardım etmez mi?”. O esnada, Atalanta, ayaklarında kanat varmış gibi uçmaya başladı. Sanki bir İskit Okuymuş gibi havada süzülüyordu. Saçları bembeyaz omuzları üzerinden savrulurken, dizlerindeki kurdeleler dalgalanıyordu. Hippomenes, şaşkınlıkla kıza bakarken, Atalanta yarışı kazandı. Talipler, edilen yemine göre iç çekerek ve inleyerek ölüm cezasını ödediler. Hippomenes, cesurca ayağa kalktı ve güçlü gözlerini genç kıza dikerek şöyle dedi: “Böyle zayıflara karşı kazanılmış bir zaferin ihtişamı nerede? Kaderini benimle dene! Eğer kaderin seni şereflendirmezse, bir adam tarafından fethedilmek nasıl bir utanç kaynağı olabilir? Onchestus’un kralı Megareus benim babamdır, kendisi denizlerin tanrısı Poseidon’un torunudur. Adım, soyumun ününü hiç lekelememiştir. Eğer bana karşı bir zafer kazanırsanız şanlı ve kalıcı bir üne kavuşacaksınız – Hippomenes’i yenen tek kişi olacaksınız.” Öte yandan Atalanta’nın dengesiz kalbi onunla tartışma halindeydi: “Adamın gençliğini kıskanan bir tanrı, onun canını tehlikeye atmaya sevk ediyor olmalı! Bence ben, hayatına değmem! Güzelliği beni etkilemiyor ama bilemiyorum. Onun bir çocuk gibi düşünebilirim. Beni harekete geçiren kendisi değil gençliği. Cesareti ve ölümden korkmayan ruhu düşünmem için yeterli. Peki ya soyu sopu? Denizlerin kralının büyük büyük torunu olmasına ne demeli? Bana olan aşkının büyüklüğü ortada ve kader evlenmemizi engellerse ölebilir. Ah yabancı adam! Gidebilecekken git! Kanla lekelenmiş evlilik umudunu bir kenara bırak! Benimle evlenmen ölümcül! Birçok bakire var seninle evlenebilecek, daha akıllı ve seninle evlenmeye can atan bakireler…  Zaten mahvolmuş olanları düşünmek dışında ne derdim var benim? Bırakayım umsun ve ölsün. Diğer birçok talibin akıbeti onun için yeterli bir uyarı değilse, hayatından bıktığını gayet açık bir şekilde dile getiriyor. Öleceğini biliyorsa, benimle yaşamak onun tek umudu olmalı?  Ama bu benim suçum değil. Ah düşkün adam, keşke beni hiç görmemiş olsaydın. Benden hızlı olduğunu kanıtlamanı isterdim. O güzel yüzün ne kadar sevimli! Ah Hippomenes, keşke beni hiç görmeseydin. Keşke daha şanslı olsaydım ve evlenmeyi dileseydim, o zaman yatağımı sadece seninle paylaşırdım.” İşte Atalanta böyle düşünceler içindeydi ve aşkın gücü hakkında hiçbir şey bilmediğinden, hislerinin farkında bile değildi.

Bu arada babası ve halk, yüksek sesle tezahürat edip, yarışın başlamasını talep ettiler. Hippomenes, yalvarmaya başladı: “Ey Afrodit! Aşkın kraliçesi. Bana yardım et! “ Afrodit, bu duayı duydu ve yalvarışın hassaslığından o kadar etkilendi ki, kalbi yerinden oynadı. Hippomenes’e yardım etmek için az zamanı vardı. Kıbrıs’ta yerlilerin Tamasus Tarlası dedikleri tüm verimli toprakların en değerlisi olan bir tarla vardı. Bu tarla, bölgenin yaşlıları tarafından Afrodit’e adanmıştı ve tarlada parlak yaprakları olan, dalları altından elmalarla çatlayan bir ağaç vardır. Şans budur ya, tanrıça Afrodit, ağacı ziyaretten dönmekteydi ve  elinde, ağaçtan kopardığı üç altın elmayı tutmaktaydı. Böylece Afrodit, Hippomenes’e altın elmaları verdi ve ona ne yapması gerektiğini anlattı.

Davullar çalmaya başlayınca, yarış başladı. İkisi de çömelerek hızla ileri fırladı ve uçarmış gibi koşan ayakları ile kumlu sahanın yüzeyini sıyırdılar. Alkış sesleri Hippomenes’e cesaret verdi ve tezahürat yapan kalabalık ona bağırıyordu: “Devam et! Gücünü kullan!” Atalanta onu geçebilecek olmasına rağmen, uzun uzun adamın yüzüne baktı. Bitiş noktası hala çok uzaktaydı, adamın yorgun boğazından kuru bir nefes çıktı ve elmalardan birini yere fırlattı. Atalanta, düşen elmayı hayretle gördü ve parlayan nesneye karşı koyamadan, rotasından çıktı, yuvarlanan altın elmayı yakaladı. Seyirciler alkışlarken, Hippomenes kızın yanından kanatlanmış gibi koşarak geçti gitti. Atalanta  elmayı kapar kapmaz, hızla geçen süreyi telafi etti. Ama Hippomenes, bir altın elma daha attı. Böylece Atalanta bir kez daha geride kaldı. Ama ikinci elmayı kapar kapmaz yine aradaki farkı kapadı. Artık pistin son kısmı kalmıştı. Hippomenes ağlayarak bağırdı “Tanrıçam, hediyeni kullanırken benim yanımda ol!” ve elindeki son elmayı da fırlattı. Atalanta üçüncü elmanın peşinden gidip gitmemekte tereddüt ederken, Afrodit’in etkisi ile elmaya yöneldi. Böylece Atalanta geride kaldı ve Hippomenes yarışı kazandı. İzleyiciler çığlıklar atıyordu, şenliklerle dolu bir düğün onları beklemekteydi.

Atalanta, kaderinin talihsizliğini bilmesine rağmen, aşk ile kendinden geçmişti. Böylece kısa sürede evlendiler ve mutlu bir hayat yaşamaya başladılar. Atalanta kocasına kehanetten hiç bahsetmedi ve bir süre sonra, o da, çok iyi bildiği kaderini unuttu. 

Ancak, Hippomenes, tanrıçanın yardımına nankörlükle karşılık vermiş ve yeterince şükranlarını sunmamıştı. Bu yüzden, tanrıça Afrodit, Hippomenes’ten intikam alma planları yapıyordu.

Çift, birlikte seyahat etmeyi çok seviyordu. Yine seyahatlerinin birinde yorgun düştüler ve tanrıların anası Rhea için inşa edilmiş, ormanda gizlenmiş bir tapınağın yanında dinlenmeye karar verdiler. Afrodit, bunun intikam almak için güzel bir fırsat olduğunu düşündü ve Hippomenes’in kalbini kontrol edemediği bir aşkla tutuşturdu. Tapınağın yakınında kutsal bir mağara vardı ve aşıklar mağaraya girerek mağarayı kirlettiler. Tanrıça Rhea, Hippomenes ve Atalanta’yı, böyle bir günah işledikleri için Styx nehrinin dalgalarına fırlatmayı düşündü ama bu cezanın hafif kalacağına karar verdi.

Birden ikisininde boyunları pürüssüzleşti ve sarımsı kahrevrengimsi yeleler ile kaplandı. Parmakları pençelerle büküldü, elleri ön ayaklara dönüştü ve göğüslerinin ağırlığını taşımaya başladı, artık kuyrukları kumlu zemini süpürüyordu. Ağızlarından kelimeler dökülmüyordu, hırlıyorlardı. Atalanta ve Hippomenes, öylece, birden bire, aslana dönüştüler ve vahşi zevklerine göre olan orman, onların zifaf yatağı oldu. Aslanlardan Rhea hariç, herkes korkardı. Rhea, koşum takımı ile onların çenelerini bastırdı ve ormanın derinliklerine doğru vahşi aslanları sürüp, yok oldu. 

Kısa sürede yaban domuzunun izini buldular, zaten bu kadar büyük bir yaratığı bulmak zor olan kısım değildi. Domuzun yerini tespit ettiklerinde, kahramanlar dört bir yanından yaratığı sardı. Ne var ki, domuz bir çitme atarak aralarından iki tanesini kanlar içinde bırakarak öldürdü, böylece ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı. Atalanta korkusuzca yaban domuzunun peşine düştü, Meleagros da hemen arkasındaydı. Ormanın derinliklerinde, hızla domuzun arkasından koşuyorlardı. Atalanta, sadağından okunu çekti ve hiç tereddüt etmeden fırlattı. Ok, hedefini şaşırmadı ve domuzu böğründen vurdu. Buna karşılık Meleagros hızla bıçağını çekti ve yaralı domuzun boynuna vurdu. Av çok kısa sürede bitmişti. Kahramanlar olay yerine ulaştığında, Meleagros hayvanın postunu yüzmek ile meşguldü. Meleagros olan biteni anlattı ve deriyi ödül olarak Atalanta’ya uzattı.