Spartalı Kadınlar

Bu bölümde Sparta kadınları hakkında bilgi edineceğiz.

Gençler yerlerine dağılmaya başlayınca Dienekes de yardımcısı İntihar ile beraber bir grup subayın toplandığı yere gitti. Grup cenaze törenlerine yardımcı olmak üzere “eklesiaya” gitmeye hazırlanıyordu. Bu sırada bir köle çocuk koşarak Dienekes’e bir mesaj getirdi. Ben de Aleksandros’la birlikte Özgürlük Meydanı yakınlarındaki binaların birinin kapısında gecelemeye gidiyordum. keskin bir ıslık beni çağırdı.

Şaşkınlıkla gördüm ki bu Dienekes’ti.
Hızla yanına koştum. Solunda, kalkanının olduğu yerde saygıyıla durdum. “Evimin yerini biliyor musun?” diye sordu. Bana ilk defa sesleniyordu. Bildiğimi söyledim. “Şimdi oraya git. Bu çocuk seni götürecek.”

Dienekes başka bir şey söylemeden hemen subaylarla birlikte toplantıya gitti. Benden ne istediği bilmiyordum. Çocuğa belki de bir yanlışlık olduğunu söyledim. Çağırılanın ben olduğumdan emin miydi? “Sensin, eminim, acele etsek iyi olur.”

Dienekes’in ailesinin şehrindeki evi, kölelerin ve ailelerinin çalıştığı “Eurotas”ın güneyinde üç mil ilerideki çiftliklerin aksi istikametinde, Akşam Yolu’nun üzerinde “Pitana” köyünün batı ucundaydı. O yöredeki öteki evler gibi başka yapılara bitişik değildi. Bir korunun kenarında, yaşlı meşe ve zeytin ağaçlarının altındaydı. Bir zamanlar o da bir çiftlik eviydi ve hâlâ bir köy “kleros”unun yalınlığını ve işlevselliğini koruyordu. Ev son derece basitti. Bir kulübeden biraz daha büyüktü. Babamın Astakos’taki evinden bile daha gösterişsizdi. Fakat bahçesi ve toprakları, sümbül ve menekşelerle büyülü bir sığınağı andırıyordu. Buraya, insana dinginlik ve çekingenlik duygusu verev iki tarafı çiçekli yollardan geliniyordu. Yol üstünde ocağı tüten evlerden, çocuk gülüşleri, köpekleri, köpeklerin neşeli havlamaları geliyordu. Burası, bahçelerle çevrili bu yer, talim ve savaş alanlarından ne kadar da başkaydı.

Dienekes’in büyük kızı, o sıralar on bir yaşlarında olan Eleiria, beni kapıdan içeri aldı. Alçak beyaz duvarların çevrelediği tertemiz süpürülmüş, tuğla döşeli bir avluya geldik. Pencere ve kapı eşikleri saksılarda çiçeklerle süslenmişti. Eski bir kameriyenin sütunlarını dolanan yaseminler çiçek açmıştı, her taraf zakkumlar ve hanımelleriyle çevriliydi, taştan yapılmış, ancak bir karış genişliğinde bir su yolu kuzey duvarının dibinden şırıl şırıl akıyordu. Tanımadığım bir hizmetçi kız, gölgede, hasır bir iskemlenin yanında bekliyordu.

Beni bir taş yalağın yanına götürdüler, ellerimi, ayaklarımı yıkamamı söylediler. Orada bir sürü temiz havlu asılıydı. Kurulandım ve havluları özenle yeniden yerlerine astım.

Kalbim çarpıyordu, ama neden olduğunu bilmiyordum. Eleiria beni içeriye, ocağın olduğu salona götürdü. Dienekes ve karısı Arete’nin odaları dışında evin tek odasıydı. Büyün ev bundan ibaretti.

Dienekes’in dört kızı da oradaydı, biri yeni yürümüye başlamış, öbürü yeni doğmuştu. En büyüğün bir küçüğü olan Alexa ile, şimdi onun yanına gelen kız kardeşi bir kenarda oturuyor ve sanki gece yarısı yapılacak en normal işmiş gibi yün sarıyorlardı. Başlarında Leydi Arete vardı. Alçak, yastıksız bir iskemleye oturmuş bebeğini emziriyordu.

Ancak hemen sezdim ki, Dienekes’in karısı için getirilmemiştim. Onun yerine daha orta tarafta oturan, Aleksandros’un annesi, Polemarch Olympeus’un karısı Leydi Paraleia’ya hizmet edecektim.

Hanım beni derhal, yarım saat önce oğlunun toplantı salonunda başına gelenler hakkında sorguya çekmeye başladı. Bu olaydan haberi olması, hem de bu kadar çabuk öğrenmesi şaşılacak şeydi. Gözlerinden, söyleyeceklerimde çok dikkatli olmam gerektiğini okuyabiliyordum.

Leydi Paraleia, büyüklerin toplantısında konuşulanların hiçbir şekilde oradan dışarı çıkmaması hakkındaki yasağı bildiğini ve buna saygı duyduğunu söyledi. Gene de, belki, kurallara karşı gelmeden, ona, oğlunun geleceğiyle ilgilenen bir anneye, olay hakkında yapılan ve söylenenleri olmasa da, genel hava hakkında bir fikir verebilirdim.

başlamama yardım etmek için toplantıda Soyluların Aleksandros’u sorguya çekerken kullandıkları aynı önemsemez ses tonuyla şehri kimin yönettiğini sordu. Derhal yanıt verdim. Krallar ve “Ephorlar” ve tabii ki yasalar olduğunu söyledim. Leydi gülümsedi ve bir an için Leydi Arete’ye baktım.

“Evet.” dedi. “Kesinlikle böyle olmalı.”

Beni, oyunu kendisinin idare etttiğini ve eğer kendimi yeniden çiftçilerin bok tarlalarında bulmak istemiyorsam istediği bilgileri vermeye başlamam konusunda uyarıyordu. On dakika içinde her istediğini öğrenmişti. Kuş gibi ötmüştüm.

Leydi Paraleia, oğlunun, ikizler de onun isteklerine karşı gelip orduyu Antirhion’a kadar izlemek için yola çıktığı andan itibaren her yaptığını bilmek istiyordu. Beni bir casusmuşum gibi sıkıştırıyordu. Leydi Arete araya girmiyordu. Büyük kızı ne bana ne de Leydi Paraleia’ya bakıyordu, ama ikisi de sessizce, her sözcüğü dinliyorlardı. Böylece öğrendiler. Bugünkü ders, hizmetteki bir çocuğun nasıl sorguya çekileceği idi. Bir leydi bunu nasıl yapardı, nasıl bir ses tonu kullanır, hangi soruları sorar, sesi ne zaman tehditkâr bir yükseliş gösterir, ne zaman daha fazla içtenliğe ve açık sölülüğe davet ederdi?

Aleksandros ile yanımızda ne yiyecekler almıştık? Hangi silahları? Yiyeceğimiz kalmayınca nasıl bulabilmiştik? Yolda yabancılara raslamış mıydık? Oğlu onlara nasıl davranmıştı? Yabancılar nasıl karşılık vermişti? Ona, bir Spartalı’ya gösterilmesi gereken ilgiyi göstermişler miydi? Oğlunun tavrı bunu gerektiriyor muydu?

Leydi benim yanıtlarımı dinliyor, kendisi bir şey söylemiyordu. Ama bazen oğlunun yaptıklarını beğenmediği anlaşılıyordu. Tek bir kez öfkesini belirtti, o da, Aleksandros’un; hemisine bindiğimiz ve bize ihanet eden kaptanın adını öğrenmediğini söylediğimdeydi. Sesi titriyordu. Nesi vardı bu oğlanın? Bunca zaman babasının masasında ve asker toplantılarında ne öğrenmişti?

Görmüyor muydu ki, bu yılanın, bu balıkçı kaptanın cezalandırılması ve hatta öldürülmesi gerekirdi. Bu alçaklara kahraman bir Soylunun oğluna oyun oynamanın bedelini ödetmek gerekirdi. Ya da, daha akıllıca davranıp ondan yararlanmak olasıydı. Perslere savaş olursa, bu rezil, bir casus olarak kullanılabilir, ordu için değerli bilgiler edinebilirdi. Neden oğlum onun adını öğrenmedi?

“Hizmetkârınız bilmiyor Leydi. Belki oğlunuz öğrenmiştir de, hizmetkârınızın bundan haberi yoktur.”

Paraleia “Kendine ‘ben’ de” diye beni azarladı. “Sen bir köle değilsin, öyleymişsin gibi konuşma.”

“Evet, Leydi”
“Oğlanın boğazını ıslatacak bir şeye ihtiyacı var, Anne.”

Bunu kıkırdayarak Aleiria söylemişti: “Ona bakın. Yüzü biraz daha kızarırsa domates gibi patlayacak.”

Soruşturma bir saat daha sürdü. Bu sıcak yerde çektiğim sıkıntının yanında bir de Leydi Paraleia’nın görüntüsü var. Oğluna o kadar benziyordu ki… Leydi de onun gibi güzeldi, onda da sadece gösterişten uzak bir Spartalı güzelliği vardı.

Benim memleketim Astakos’da olsun, Hellen’deki başka bir şehirde olsun, kadınlar ve kızlar güzelliklerini arttırmak için yüzlerini boyar, makyaj yaparlar. Bu hanımlar, saç kıvrımlarındaki yapay parlaklığın, dudaklarındaki pembeliğin erkekler üzerinde etkisini gayet iyi bilirler.

Böyle şeyler ne Leydi Paraleia ne de Arete’nin tarzı değildi. Elbisesi Sparta usülü yandan yırtmaçlıydı ve çıplak bacağı kalçasına kadar görünüyordu. Başka bir şehirde bu rezalet derecesinde ayıp sayılırdı. Lakonya’da ise son derece normaldi.

Bu bir bacaktır. Siz erkeklerde olduğu gibi biz kadınlarda da vardı. Spartalı erkeklerin böyle bir kadına bakması ya da göz süzmesi düşünülemez. Onlar annelerini, kız kardeşlerini, kızlarını gözlerini açacak yaşa geldiklerinden beri, kızların ve kadınların atletizm antrenmanlarında, festivallerde ve başka kadın gösterilerinde çıplak görmeye alışıktırlar.

Gene de bu hanımların ikisi de, cazibelerinin yarattığı etkiyi biliyorlar, bu etkiyi önlerine duran bir hizmetkâr çocukta bile görüyorlardı. Paris’in Truva’ya kaçırıldığı Menelaus’un karısı, Helen’in kendisi de bir Spartalı değil miydi?

Truvalıların ve Yunanların
Sonsuz ıstıraplarının nedeni,
Güzelliği yüzünde, pek çok cesur Achaealının
Truva, ana vatanından uzakta
Yaşamını yitirmesidir.

Sparta kadınları güzellikte bütün Hellas kadınlarını geçer, bunu pek fazla önemsememeleri onlar daha da çekici kılar. Onların ilahesi Afrodit değil, Dişi Avcı Artemis‘tir.

Hal ve tavırlarıyla sanki şöyle derler: Saçlarımıza bakın, lambanın ışığını, güzellik veren otlar sayesinde değil, sağlığın verdiği erdemlerin ışığıyla aksettiriyor.

Gözlerimize bakın. Onları yalancı bir alçakgönüllülük ile yere indirmeden, boyalı kirpiklerimizi Korint’li bir fahişe gibi kırpıştırmadan, erkeklerin gözünün içine bakarız. Bacaklarımızı yatak odasında ağdayla değil, güneşin altında, pistlerde yarışarak güzelleştiririz.

Onlar anaçtılar. Bizim Eşlerimizdiler ve anneydiler.

Onların görevi büyüyüp savaşçı ve kahraman olacak şehri koruyacak oğullar doğurmaktı.

Spartalı kadınlar doğurgan kısraklardı.

Başka şehirlerin şımartılmış küçük hanımları onlarlarla alay edebilirlerdi elbet, Ama onlar kısrak oldukları kadar yarışçıydılar, olimpiyat şampiyonlarıydılar. Gynaikagoge. Kadınların egzersiz disiplininin onlarda yarattığı atletik ışıldama ve canlılık çok güçlüydü, bunu kendileri de biliyordu.