CARL GUSTAV JUNG – 1. Bölüm

www.mitolojikhikayelerim.com

26 Temmuz 1875 yılında İsviçre Keswilll’de gözlerini İsviçre kilisesine mensup bir rahibin tek oğlu olarak açtı. Ailenin her bir üyesi dinle ilgileniyor, adeta kutsal öğretilerle nefes alıp veriyorlardı. Anlayacağınız, Jung’un gözlerini açtığı ev boğazına kadar dinle boğulmuştu. Bu durum, Jung’un doğduğu çevreden ne kadar yabancı olacağının ön habercisiydi. Jung’un yedi amcası da dahil olmak üzere anne köklerinden büyük babası da bir din adamıydı.

Oyun bahçesi kiliselerin bahçeleri, mezarlıkların yeşil alanları olan Jung dokuz yaşına kadar yalnızdı ve bazı kaynakçalara göre bir kayanın üzerine oturup kendi kendine konuşan ilginç bir çocuktu.

Jung sonraları ifade edeceği üzere üç yaşında gördüğü ilginç bir rüyayla beraber entelektüel yaşamının ilk adımını attığını ifade etmiştir. Söz konusu rüyada; Yerdeki bir delikten içeri doğru düşmekte olduğunu görmüştür. Tıpkı Alice’in kendi keşfine çıktığı tavşan deliği metaforunda olduğu gibi Jung’un bilinçaltı belki de onu keşfe çağırmıştı. İçine düştüğü delik Jung’u alıp genişçe bir salona götürmüş, kırmızı bir halının üzerine bırakıvermişti. Başını kaldırıp şöyle bir bakındığında halının üzerinde bir altın taht ve onun üstünde ise garip bir cisim olduğunu görür. Rüyasında annesinin sesini duyan küçük Jung şu sözleri duymuş: “İşte! Yamyam budur!”

Yıllar sonrasında Jung “Yamyam” imgesi üzerine Aşai Rabbani’nin simgeciliğinde insan yiyicilik motifiyle ilgili bir göndermeye rastlamış, imge bir anlam kazanmıştı .

Çocukluğunda Jung’a etki eden diğer bir kişilik ise büyük babasıydı. Basel’de saygın bir kişilik ve papaz olan büyük baba tümüyle farklı bir din – öteki ruh ilişiği olan bir papazdı. Samuel Preiswerk ve annesinden kaynaklanan bu farklı etkiler Jung’un zihnini öteki ruh, hipnoz tekniklerinde etkilemiş diyebiliriz.

Büyükbaba her hafta annesi ve büyük annesini de yanına katarak öteki dünyaya göçen ilk karısıyla temas kurardı.. Ruhlarla temas ilişkisi İsviçre halkı için garip sayılmayacak, alışılmadık bir durum değildi. Jung böylece anne arketipinin gelişmesine katkı sağlayacak “karanlık, beklenmedik” anne yönüne tanık olmuştur. Annesi tekin ve bilinmeyen o dünyayı tanıyor, iletişime geçebiliyordu.

İsviçre Protestanlığı ve pagan ruhçuluğunun bu ikili dinsel etkisini Jung’un kişilik ikililiğinde göreceğiz. Kendi içinde adlandırdığı bir ve iki numara kişilik barındırdığını ifade eden Jung uzunca bir süre iki numaralı kişiliğini bilinçaltı düzeyinde çözümlemeye çalışmıştır. Adlandırdığı iki ayrı kişiliği özetlemek gerekirse; Bir numara sıradan, gündelik dünyayla ilgiliydi. Birdenbire duygusal patlamalara düşebiliyor, çocuksu ve disiplinsiz görünüyordu. Buna karşın, derslerine çalışarak saygın bir yaşam tarzı gerçekleştirmeyi hedefleyerek, akademik başarı konusunda da hırslı olduğunu gösteriyordu. İki numara ise öteki kişilik olarak nitelendiriliyor ve çok daha sorunlu olduğu olduğundan bahsedilmiştir. İki numara bir anlam arıyor, tarihe uzanır gibi görünüyordu. İki numarayı Tanrı inayetinin giziyle özdeştiriyordu.

Jung’un bir ve iki numaralı kişiliklerini uzlaştırma mücadelesi ergenlik dönemini işgal etmişti. On iki yaşındayken “Nevroz” kavramının ne olduğunu öğrendi. Babasını kaygılandıran “bir torba dolusu aldatmaca” olan bayılma krizleriyle sık sık okul yaşamı aksıyordu. Jung çabaları sonucu baş dönmeleri eve bayılma nöbetlerinden kurtulmayı başarmıştı.

Jung zamanlar bir numara olarak adlandırdığı kişilik ile daha fazla özleşmeye ve ona sorunlar yaratan diğer kişiliğini bastırmaya başardı. Böylece gençlik çağlarında atletik, etrafa neşe saçan ve başarılı bir adama dönüşmüş. Basel Üniversitesi’nde burs kazanarak tıp okumaya giden Jung’un bu dönemde babası ölüyor ve eğitim masraflarını amcaları karşılamış. Babasının ölümü sonrası Papaz lojmanlarından ayrılan aile Basel yakınlarında Bottminger Mill’e taşındılar.

Jung’un felsefe konusundaki entelektüel açlığı Kant’ın ve Nietzsche’nin eserleri sayesinde biraz olsun dindirilebiliyordu. Bu dönemde üniversitede katıldığı sosyal ve entelektüel grup olan Zofingia kulübünde entelektüel bilgi havuzunu doldurmaya devam etti. Jung burada önemli bir dönüm noktası olan Ruh kavramını keşfetti. Kant’ın bir gündelik kaygılara ve öteki “Ruh” dünyasına doğru olmak üzere yarattığı Ruh’un iki yönüne dair görüşleri çocukluk ve ergenlik çağı boyunca boğuştuğu kişilikleriyle benzerlik gösteriyordu ki bu kuram Jung’un ilgisini i-na-nıl-maz çekmiş.

Şimdi burada bir es vermek istiyorum. Jung iki kişiliğiyle uzun yıllarca çatışmış ve kendini kavrama ve bilme konusunda sapmalarla boğuşmuştu. Doğum haritasına baktığım Jung’un Satürn doğasında bir yükselen kova burcu olduğunu gördüm. Kova’nın modern Astroloji kayıtlarında iki yöneticisi vardır. Biri Uranüs diğeri ise Satürn. Doğal yapıları birbirinden farklı olan bu iki gezegenin harita yerleşimleri de Jung için önemli bir durum. Uranüs’ü ise tam karşıt açıyla Aslan burcuna konumlanmış. Bu kız ne anlatıyor diye sorabilirsiniz. Jung’un iki kişilik anlatısını doğum haritası üzerinden biraz anlatmak istedim aslında. Haritalar bir kişiliğin sırlarını veren harika birer anahtar gibidir.

Pandora’nın kutusuna şöyle bir baktık. İlerleyen noktalarda doğum haritasında daha fazla değineceğim elbette ama şimdi hayatını ve çok önemli bulduğum üniversite çağlarına geri dönmek istiyorum.

Kant’ın kuramını keşfeden Jung şunu fark etti; bu kuramın haklı çıkması halinde zaman ve uzanım kurallarını yerle bir eden paronormal olgular bize ruh’u öğretebilirdi. Bu çıkarımla birlikte parapsikoloji, hipnoz, spiritüalizm, medyumluk ve telepati gibi olguları araştırmak istedi. Jung aradığı disiplinin psikoloji olduğunu keşfetmesinin ardından bu alana doğru eğilim sağladı. Ancak okulda öğretilen, ders kitapları satırlarında dolanıp duran gözleri onun için oldukça yavan geliyordu. Bir gün ders kitaplarında rastladığı Krafft-Ebing’in açıklaması çok heyecanlandırmış.

Yazı şöyle bir ifade içeriyormuş; Bir psikiyatrist hastalıklı kişiliğe karşı, kendi kişiğinin tümüyle karşılık verir. Bir noktada bu cümleler bu alanın öznelliğine vurgu yapan kelimelerdi. Jung böylece bilinçdışının keşfi üzerinde eğilmiş, çalışmalarını psikoloji alanına yöneltmiştir. Jung öğrenimi materyalist klinik psikiyatri ekolünde yapmış olsa da spiritüel ve psişik alana olan eğilimi sona ermemişti. Daha sonraları Jung için önemli dönüm noktalarından biri olan akıl hocası, en yakın arkadaşı Freud ile çatışmalarına yol açmış.

Jung’un hayatından bahsederken tabi ki Freud’dan da bahsedeceğim. Bilinçdışı kavramına maddeci tavırla yaklaşan Charcot’un kuramları 1880 yıllarında başka bir Nörolog olan Sigmund Freud’u da etkilemiş. Jung ve Freud birleşiminden önce geliştirdiği psikanaliz yöntemi, bilinçdışına ulaşmakta önemli adımlar atılmasını sağlamıştı. Bilinçdışına giden yolu düşlerdeki simgeler, dil sürçmesi gibi ana hatların oluşturduğuna inanılıyordu. Freud’un çalışmaları bu konuda ciddi atılımlar yapılmasını sağlamış, 20. Yüzyılda ise psikolojide büyük etkiler yaratmıştır. Freud seanslarında “Özgür çağrışım” tekniği uygulayarak hipnozdan vazgeçmişti. Bu yöntemin hastalıklı bireyde travmaltik olaylar sonrası unutulan anıların yeniden gün yüzüne çıkmasını sağlıyordu. En azından Freud bunu savunuyordu diyebilirim.

Bu sırada psikoloji alanında gelişmeler devam ediyordu. Fransız psikolog ve nörolog olan Pierre Janet bilinçdışı duygusal kopukluk durumlarını ve çoklu kişilikleri araştırıyordu. Hastası Leonieyle birlikte çalışarak translar sırasında konuşan kişiliğin hastanın bilinçdışı olduğunu gösterdi. (Yani çok fazla merak uyandırıcı, heyecanlandıran bir yönü yok mu aslında? Senin bütün bozuk parçalarını bilen bir bilinç düzeyin daha var ve perdelerin arkasına saklanmışı ne yaparsan yap ortaya çıkmak gibi bir zahmete de girmiyor. Sonra tamamen başka bir bilinç ve ruh sayesinde bu saklı küçük şeytan kendini en çıplak haliyle gösteriyor?)

Jung medyum kuzeni ile yaptığı yaklaşık iki yıllık seanslar sonrasında başka kişilikleri yarattığını gözlemliyor. Bu kişilikler aşk hayatlarını anlatmış sanırım. Yani kuzeni sahiden transa geçebiliyorsa akıllarda iki soru yaratıyor haliyle. Jung’a olan aşkı kendini farklı yollarla mı sunuyordu yoksa sahiden başka kimliklerin aşk hikayelerini mi görüyordu? Helene’nin seansları Jung için iyi bir araştırma malzemesi sağlayarak 1902 yılında verdiği doktora tezinin temelini oluşturdu.

Jung’un elde edindiği bilgiler ışığındaki tezinde bilinçdışının parçalanmış içeriğinin, hem başka bir insan formunda ortaya çıkabileceğini, hem de seanslarda olduğu gibi bilinçli aklın kontrolünü ele geçirebileceğini savunduğu görünüyordu. Bilinçdışı, bilinçli tutumları ödünleyebiliyordu. Bu da onun yarattığı ürünlerde bir kasıtlık ve amaç olduğuna işaret ediyordu. Dolayısıyla psişik enerjilerin amaçlı ve teolojik bir işlevselliği olduğuna savunuyordu.

Jung böylece 1900 yılının aralık ayında staj eğitimini Burghölzi Akıl Hastanesi’nde almaya başlamış. Burada aldığı staj programı süresince diğer doktorlar gibi konaklamak zorundaydı. Hastanenin, İsviçre’nin en seçkin psikiyatristlerinden olduğu bilinen başhekim Eugen Bleuler tarafından bir manastır gibi yönetildiği kayıtlara geçmiş. Jung artık bu karanlık dünyayı yakından tanımaya ve deli olarak nitelendirilen bu ruhlarla daha fazla zaman geçirmeye başlamıştı.

Jung, burada geçirdiği dokuz yıl boyunca Bleuler tarafından yürütülen öncü niteliğindeki deneysel psikoloji programında etkin bir rol oynadı. Söz konusu program sonraları Bleur tarafından şizofreni olarak adlandırılacak olan dementia praecox vakaları üzerinde odaklanmıştı. Jung ise deneysel programa dair yaklaşımlarında özellikle hastaların duygusal uyum sürecini başarıyla tamamlayarak anlamsız sözlerini ve tepkilerini anlamaya çalışmak gerektiğini vurguluyordu.

Bleur talimatıyla birlikte Jung araştırmaya devam etti ve sözcük çağrışım testlerini daha da geliştirdi. Ayrıca Jung deri ve ter bezi tepkileriyle psikolojik durumları ölçecek bir galvonemetre denemekteydi. Hani bu gün “yalana makinesi” olarak bildiğimiz cihazlardan bahsediyorum. Sonraları kullandığı bu teknik Freud etkisinde kaldığı dönemlerde terk edildi.

Jung yirmi bir yaşındayken bir merdivenin üst basamaklarında gördüğü on altı yaşındaki Emma Rauschenbach’ı ilk kez gördü. Anlatılanlara göreyse onunla konuşmaya başlamadan önce bile karısı olacağını biliyormuş. 1896 yılında yaşanan ilk karşılaşmanın ardından Carl ve Emma 14 Şubat 1903 yılında evlenirler.

Emma köklü Alman asıllı bir İsviçreli aileden geliyordu. Eğitimli, güzel, ve yaptığı tüm toplumsal hayırlarla sevilen bir hanımefendiydi. Varlıklı bir sanayicinin kızı olması Jung’a çalışmaları için mali olanakları sağlıyordu. Çift 1909 yılından itibaren Zurich yakınlarında Kusnancht’taki göl kıyısında kendi yaptıkları evde yaşamaya başlamışlar.

Bu evlilikten dört kız ve bir erkek evlatları olan çiftin evliliğinde 1911 yılından itibaren bir metres vakası ortaya çıkmış ve 1952 senesine dek ilişki sürmüştür. İlişkiyi bitiren şey ise Antonia Wolf’un ölümüydü.

Jung’un Freud ile tanışma kısmı ise çok daha mühim olduğu için, ikinci bir bölüm olarak yayınlayacağım. Böylece onun arketipleri, rüya analistleri ve iki yakın dostun düşmana dönüşünün serüvenini çok daha detaylı anlatabilirim.